Rollo May (1909-1994)


Rollo May,Avrupa’da filizlenen varoluşçuluğun ve varoluşçu psikoterapinin Amerika’da yayılmasının öncülerinden olmuştur..Kimi zaman adı “humanistik psikoloji” ile anılırsa da May,insan varoluşunun trajik boyutunu öne çıkarmasıyla Carl Rogers ve Abraham Maslow gibi bu ekolün temsilcilerinden ayrılır Rollo May; 1950 yılında “Anksiyetenin anlamı” (The Meaning of Anxiety), 1953 yılında “Kendini Arayan İnsan” (Man’s Search for Himself), 1969 ‘da “Aşk ve İrade”(Love and Will) 1975’de “Yaratma Arzusu” (The Courage to Create) ve 1991 de “Mitsel Arayış”(Cry for Myth) isimli ses getiren kitapları yazmıştır.
Hıristiyan varoluşçu Paul Tillich’in yakın arkadaşıdır..1909 yılında ,Amerika’nın Ohio eyaletinde doğan May Yunanistan’da bir süre İngilizce öğretmenliği yaptı.Bu dönemde resim yapan ve sanata düşkün olan May Viyana’ya sık sık seyahat ederek Alfred Adler’in psikanaliz seminerlerine katıldı.Daha sonra A.B.D. ye dönerek teoloji okudu.Bu dönemde kilise içersinde varoluşçu görüşleriyle bilinen Paul Tillich’ten etkilendi. İki sene süresince din görevlisi olarak çalıştı ancak psikolojiye olan merakı bu görevi sürdürmesine izin vermedi..New York Colombia Üniversitesinde doktora çalışmasını yürütmekteyken yakalandığı akciğer tüberkülozu nedeniyle senatoryumda uzun bir süre yatarak tedavi görmek durumunda kaldı.Ağır hastalığıyla olan mücadelesi esnasında ölüm ile burun buruna gelmesi ekzistansiyel felsefeye ilgisinin başlamasına vesile olmuştur..Doktorasını tamamladıktan sonra üniversitede çalışmalarına devam ederken önemli eserlerini yayına hazırladı.
Rollo May’in editörlüğünü yaptığı, 1958 yılında yayınlanan “Existence” AB.D. de ilk kez çıkan bir ekzistansiyel psikoloji kitabı olmuştur. May’in bir makalesinin yanı sıra ,Eugene Minkowski, Ludwig Binswanger, Erwin Straus and Roland Kuhn, gibi Avrupalı Ekzistansiyal feneomenolojistlerin ve psikologların makalelerin yer aldığı bu kitap Carl Rogers ve Abraham Maslow gibi isimlerin öncülüğünü yapacağı “Amerikan Humanistik Psikoloji” okulunun gelişimine önemli bir esin vermiştir.May,kitaptaki makalesinde ,psikoloji biliminin varoluşçu psikoterapötik yönelime olumsuz tavrını ele almıştı.Reddedici görünen bu tavrı 19.yy sonlarından itibaren psikoloji biliminin metafizikten kopuşu sırasında yaşanan mücadelede alınan yaraların hala sızlamasına bağlıyordu.Anayol (mainstream) psikoloji bilimini yönlendiren akademik çevreler ,varoluşçu yönelimi sanki “felsefenin psikoloji bilimine sızma girişimi” gibi algılıyorlardı.May, bu yaklaşımı felsefi bir takım önermelere sahip olmadan zaten herhangi bir bilimin yapılamayacağını söyleyerek eleştiriyordu.Felsefi önermelere dayanmayan (sözde) bilimler ancak zemin buldukları zaman ve çevreye ait dar görüşü yansıtabilirlerdi.
May’in eleştirileri, özne ile nesneyi ayıran ve nesnellik adına hasta ile terapist arasına kurulan bariyerlerin arkasından yürütülmeye çalışılan psikoterapötik yönteme de yönelmişti. Psikolojide varoluşçu yönelim , Rönesans sonrası bilimlerin gelişmesiyle birlikte ortaya çıkan “özne/nesne - materyalizm/idealizm” düalizmine karşı bir duruş sergilemekteydi.İnsan ne bazı felsefenin varsaydığı sadece düşünerek varolan “idealist bir özne” ne de psikolojide davranışçı yöntemlerin öngördüğü ölçülebilen ,kontrol edilebilen “materyalist görüşe uygun nesne” gibi görülebilirdi.”Existance” sözcüğü latinceden “ex sistere” kökünden geliyordu. Exiztansiyalist felsefe de bu sözcüğün anlamına uygun olarak insanı “düşük-statik düzeyde materyal-mekanizma” toplamından fazla bir şey olarak , “olmakta -gelişmekte –değişmekte olan” bir varlık-Exzistans- olarak görüyordu. May’a göre,ekzistansiyalist psikoanaliz, toplumdan soyutlanmış ,mikroskop altında incelenir gibi soyulup ,nesneleştirilmiş bir varlık yerine (ne kadar bu varlığın kişiliği ve ilişkileri endüstriyel gelişim sırasında ayrıştırılmaya uğramış olsa da) “tarihi bir bağlam üzerine oturan ve ancak kültür ile ilişkiler ağı içinde varolabilen” bir varlıkla ilgileniyordu.Anksiyetenin anlamı (1950) isimli kitabında May, psikoloji çevrelerinde hakim olan “akıl sağlığını kaygıdan uzak bir yaşam sürmeye eşitleyen” klişe görüşe karşı çıkıyordu. Anksiyete, insan varlığının bir parçasıydı..Anksiyete kişinin varoluşuna özgü sosyal, duygusal ve ahlaki değerlerin tehdit edildiği algısıyla ortaya çıkıyordu. May, değerlerin hızla değiştiği günümüz dünyasında özellikle gençlerin dünyayla ilişkilerinde kendilerine yol gösterecek güçlü değerler göremediklerine dikkat çekiyordu. Kierkegaard’tan alıntıladığı “anksiyete insanın özgürlükten başının dönmesidir” sözüyle kaygının varoluşçu yönüne sıkı bir atıfta bulunuyordu.Böyle bir kaygıyı yok etmeye çalışmak yerine izini sürerek onunla bağlantılı olan ve insan varlığının derinliklerine kök salan “hiçlik/ölüm korkusu” ve “özgürlüğünün farkındalığına/korkusuna” ulaşmak gerekliydi.
1967 yılında yazdığı “Psikoloji ve İnsanın Açmazı” (Psychology and Human Dilemma) kitabında ,bilginin güç olduğu şeklindeki Bacon’cu doktrini ve doğa ile insan üzerinde kurulan güçlü hakimiyetin;sonuçta insanın kendi türdaşlarına bir nesneymiş gibi davranıp manipüle etmesine ve benliğinin değersizleşmesine yol açtığını vurguluyordu. Bilinç kendi içine çekildiğinde varlığa karşı farkındalık azalıyor , yapıcı olmayan bir anksiyete yaşanmaya başlıyordu. Tam tersine, öğrenciler aldıkları bilgi ve eğitim ile yozlaşacaklarına anlamlı bir hayat sürecek şekilde algı,bilinç ve farkındalıklarını geliştirebilmeliydiler..1969 yılında yazdığı “Sevgi ve İrade” isimli kitapta da aramızda yaşayan “şizoid bireyin” , “teknolojik insanın” bir ürünü olduğunu,bu bireyin insanın artan biçimde kullanıldığı bir yaşam biçimine mahkum edildiğini ve bu durumun bir şiddet patlamasına yol açabileceğini yazıyordu. Aynı kitapta May , iç dünya giderek kuruduğunda duyumsal hassasiyet azalıp apatik bir ruh hali ortaya çıktığında diğer bir insan üzerinde bir etki yaratma ve kendisine has biçimde dokunma etkinlikleri sona erdiğinde olacak olan “şiddete yönelik demonik bir temas ihtiyacı” belirmesidir diyordu..Psişeyi kontrol altına alan böyle bir demon, kişiyi diğer insanlara zorla temas etmeye ve etkilemeye ,yani şiddet kullanmaya yöneltecektir.(May,antik yunanda yarı tanrı yarı insan varlıkları ve cinleri anlatmakta kullanılan demon sözcüğü ile bilinçdışı duygu durumlarının,patlamaların bilince hakim olması durumuna gönderme yapmaktadır.)Sevgi ve İrade (1969)
May,bu kitabında aşkı insanın bir diğeriyle “bütün olma” arzusu şeklinde alır.Bu anlayış Yunan hikayecisi Aristophanes’in anlatısından ilham almıştır.Bu anlatıya göre insanlar ilk yaratıldıklarında dört bacaklı,dört kollu ve iki başlıydılar.Ancak fazla kibirli olmaya başladıklarında tanrı onları ortadan ikiye böldü (erkek ve dişi) ve ömürleri boyunca kayıp eşlerini arama arzusuyla lanetledi.Eros ,May’e göre diğer demonlar gibi (bilinçdışı huylar,tutkular) kontrolü bütünüyle ele geçirmediği müddetçe iyi bir şeydir.May, modern toplumda,serbest seks ve pornografinin yaygınlaşarak ,cinselliğin tüketici bir nitelik kazanması sonrası “aşk (duygu) ile cinselliğin(akılcı seks)” birbirinden ayrıldığını ileri sürer.Aşkın kaybedilmesi “duygusuzluğa-apatiye” yol açmakta ve insanların daha yüksek bir bilinç düzeyine yol almalarına engel olmaktadır. “Sinik” insanlardan oluşan toplumumuzun değişebilmesi ancak başkasını sevme,ilgilenme ve bakım verme nosyonlarının öneminin yeniden keşfedilebilmesiyle mümkündür May’e göre.
May, “iradeyi” insanın arzularını yerine getirme kapasitesi olarak görür.Arzular ise; “keyif verici olasılıkların hayalidir”.Eğer kişi sadece arzusunu düşlemekle doyum bulur ve iradesinin gücüyle eyleme dökmez ise ruhsal bakımdan infantil (çocuksu) düzeyde kalacaktır.Eğer hiç arzulamaz ve hayatını “akıl ve irade”nin yönergeleri ile idare etmeyi seçerse “neo-püritan” denilen aşırı “disiplinli-otoriter – duygusuz” bir hayat tarzını seçecektir.“Yaratıcı tarzın” ortaya çıkabilmesi ise ancak arzu ve irade arasında denge kurulabildiğinde mümkün olabilmektedir.
Mitleri arayış (The Cry for Myth-1991)
Bu kitabında May,modern dünyada insanların kendi değerlerini seçmelerinde rehberlik edecek mitoslara duyulan ihtiyacı anlatır. (İncil hikayeleri,Gılgamış destanı,Romeo ve Juliet,Casablanca gibi filmler vb.)Mitosların kimi arzu doyuran türdedir (infantil) kimi kendini adama ve çalışma üzerine (Neo-püritan)..Ancak daha da çoğu değersizliğin en iyi değer olduğunu ilan etmektedir Bu çağda mitlere daha da ihtiyaç duyulmaktadır.Zira Nietzsche’nin kehaneti doğru çıkmış ve “tanrı ölmüştür” (tanrıya ihtiyaç kalmamıştır)ve yeni değerlerin yaratılamadığı nihilistik çağda “değersizlik” en büyük “değer” haline gelmiştir..