Varoluşçu Psikoterapi
I. Giriş:Tanım ve Tarihçe
II. Psikoterapide Ruhsal Çatışma Modelleri ve Varoluşçu Psikoterapi
III.Varoluşçu Terapi:Temel Dinamik Model
IV.Varoluşçu Savunma Mekanizmaları
- Ölüm
- Özgürlük ve Sorumluluk
- Yalıtım
- Anlamsızlık
A.Neden Anlam Arıyoruz?
B.Anlamsızlık Sendromu Neden Bu Kadar Yaygın
C.Viktor Frankl’a Göre Anlamları Barındıran Üç Kategori
D.Anlamsızlık Karşısında Başvurulan Nevrotik Savunma Mekanizmaları
E.Anlamsızlık Karşısında Başvurulan Tutum ve Yüksek Düzeydeki SavunmalarV. Varoluşçu Psikoterapi Temalarının Felsefi Kökleri
- Korku-kaygı-varoluşsal boşluk/vakum:Kierkegaard,Heidegger,Sartre
- Özgürlük-sorumluluk-bireysel ahlak:Nietzsche ve Sartre
- Aklın her şeye kadirliğinin ve görünenlerin ötesinde akıl ile kavranabilecek bir hakikat bulunduğu fikrinin reddi :Nietzsche
- “İzole ,edilgen ve bir durum olarak varolana” karşı “olmakta olan-ilişki halinde olan-bir süreç olarak varolan”:Heidegger
- Varolmanın farkındalığı-Otantik Varoluş:Heidegger
- Şimdi ve burada olma(ilişki içinde var olma):Husserl
I.TanIm ve TarİhÇe
Varoluşçu psikoterapi İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da temelleri atılan daha sonra Amerika’da yayılan bir “tedavi yöntemi ve tutumudur.”
Psikoterapi ,fiziksel tıp bilimlerinde ki terapi yöntemlerinden farklı olarak insanlık tarihinde çok geç dönmelerde,ancak son bir yüz yıl içinde filizlenme ve gelişme olanağı bulabildi.İnsanın ruhsal acılarını dindirme görevi yıllar boyunca kabile büyücülerine ,din görevlilerine(günah çıkarma ve bağışlanma), telkine, felsefeye ve bazen edebiyat, tiyatro,opera gibi sanat dallarında verilen eserlerin (eski Yunan trajedyaları ve Shakespeare’nin eserleri vb) estetik dokunuşuna bırakılmıştı.
Ruhsal acının günahkarlık, kıskançlık, kaderine razı olamama,geleneklere ve dinsel öğretilere karşı gelme gibi sebeplerden kaynaklandığı düşünülmekteydi.
Çağdaş ,bilimsel yönelimli psikoterapinin kurucusu Freud olmuştur. Freud ve Breuer tarafından kaleme alınan 1896 tarihli “Histeri Üzerine Çalışmalar” ve 1900 yılında Freud’un self analizini bitirdikten sonra yazdığı “Düşlerin yorumu” isimli eser ile psikanalizin yani ilk bilimsel yönelimli psikoterapi yönteminin temelleri atılmıştır.Freud devrimci bir bakış açısı ile gözlerini bireyin psişesinin derinliklerine yönelterek “bilinçdışı iç çatışma” (unconscious intrapsychic conflict) kavramını ortaya koydu. Nevrotik birey kendisine acı veren şeyin ne olduğunu çatışma bilinçdışında olduğu için bilemiyordu.Psikanalize göre çatışmanın tarafları bilinçdışı cinsel dürtüler ve bu dürtülerin doyumunu ahlaki kurallarla engelleyen aile ve kültürel yapı idi. Aile ve kültür daha sonra içselleştiriyor ve çatışmanın tarafı süperego oluyordu.Psikanaliz,serbest çağrışım yöntemiyle bilinçdışı çatışmanın izlerini sürerken “ruhsal yapı kuramı” ve “ruhsal enerjinin(libidonun) ekonomik kuramı” ortaya çıktı.Böylece psikanaliz hem normal kişiliğe dair hem de psikopatolojiye ilişkin yetkin bir kuram ortaya koymuş oldu.
Freud’un peşinden gelen psikoterapi akımları –ki bunlara Neo Freud’yen akımlar diyelim- çatışmayı cinsel dürtülerle bunların önündeki ahlaki engeller arasında görmekten vazgeçerek ,dikkatlerini ego’nun doğal gelişim eğilimleri ve etkinlikleri ile ona bakım veren ebeveyn ya da önemli kişiler arasında etkileşim ve çatışmalara kaydırdılar.
Viktor Frankl, 1920’lerden başlayarak ”logoterapi” yani “anlam terapisi” adını verdiği psikoterapi modelini takdim etti.Frankl,insanın Freud’un öngördüğü gibi haz peşinde koşan ve sürekli yaşadığı gerilimi sönümlendirmeye odaklı bir psişeye indirgenemeyeceğini öte yandan Adler’in iddia ettiği gibi güç isteğinin hakim dürtü olmadığını ileri sürdü.Frankl’a göre insan değerli amaçlar ve anlamlar peşinde koşan ve etkinliklerde bulunan bir varlıktı. .Logoterapi,gerçekten de ıstırabın kaynağında insanın hayatına anlam verememesi gerçeğinin yattığını ileri sürer.Frankl,ikinci dünya savaşında Auschwitz toplama kampındaki esirler arasındaydı.Bu esnada hayatta kalabilen esirlerin, hayatlarında her şeye rağmen hala bir anlam bulabilen bireyler olduğu dikkatini çekti.Savaşın bitiminden sonra “logoterapi” modelini olgunlaştırdı.Frankl’ın görüşleri esasen dinsel niteliktedir ve her bireyin hayatında tanrı tarafından verilmiş bir anlam olduğunu ileri sürer.Bu anlamı keşfetmek ve yerine getirmek kişiye kalmaktadır.Frankl,logoterapiyi kurarak kendi hayat anlamını gerçekleştirdiğini düşünüyordu.Dinsel de olsa Frankl’ın “anlam” üzerine yaptığı vurgu önemlidir ve toplama kampında ufak kağıt parçalarına yazdığı “insanın anlam arayışı” adlı kitabı savaş sonrasında dünya üzerinde iki milyondan fazla satarak insanların dikkatini bu varoluşsal sorun üzerine çekmeyi başarmıştır.
Alman Filozof Heidegger’in 1927’de çıkan kitabı “Varlık ve Zaman” da ki ontolojik (varlık felsefesi) yaklaşımdan etkilenen İsviçreli psikanalistler Medard Boss ve Ludwig Binswanger “Daseinanalysis” adıyla varoluşçu psikoterapinin öncüsü sayılabilecek bir psikoterapi modeli geliştirdiler.
Avusturyalı psikanalist ve Freud’un psikanaliz topluluğunun öncülerinden Otto Rank,1923 yılında yazdığı “Doğum Travması” isimli kitabıyla “ölüm korkusuna” dikkati çekti.Freud canlıyı ölüme sürükleyen yıkıcı güçler toplamı olarak “ölüm içgüdüsü’nden”, “haz ilkesinin ötesinde” isimli yapıtında söz etmiş,ancak ölüm korkusu’nu iğdişlik anksiyetesi nin (kastrasyon anksiyetesi)bir türevi olarak görerek reddetmiştir.Rank’ın dikkati çektiği nokta ise Freud’un reddettiği şeydi:”Ölüm Korkusu”.. Rank ölüm korkusunun yanı sıra “hayat korkusundan” da bahsetmişti.Rank’a göre yaşanan ilk orijinal travma olan “doğum travması” ile insan birlikten/tümlükten kurtulup, teklik yaşantısına geçerek hayat boyu sürecek bireyleşme serüvenine başlıyorduı.Bireyleşme esnasında kişi hem bireyleşmekten (hayat korkusu) hem de topluma karışıp yutulmaktan ,bireyselliğini kaybetmekten korkuyordu (ölüm korkusu).Rank psikanalize yaptığı bütün hizmetlere rağmen bu düşünceleri dolayısıyla Freud ile yollarını ayırmak zorunda kalmıştı.Rollo May (1909-1994) Avrupa kaynaklı varoluşçu psikolojik yönelimi A.B.D'ye tanıtan isim oldu.Abraham Maslow ve Carl Rogers gibi isimlerim öncülüğünü yaptığı Amerikan Humanist Psikoloji okulları 1958'de yayınlanan editörlüğünü Rollo May ve iki arkadaşının yaptığı "Existance" kitabından sonra hızla popülarize oldu.Ancak Rollo May varoluşun trajik boyutunu dile getirmesiyle varoluşçu ekolün bir temsilcisi olarak kalmıştır.May'in pek çok kendisine özgü görüşü olmakla birlikte, varoluşçu psikoterapinin geleneksel psikanalize getidiği eleştirileri seslendirmesi bakımından ilk olması önemlidir.Psikanalizin terapist ile hasta arasında gördüğü (yapay) özne nesne ikiliği (hastanın kişiliğini parçalara ayırarak analiz edilecek bir nesne gibi gören yaklaşımı), hastayı anlamaktan çok uygulanan tekniğin mükemmelliğine verdiği önem(biçimin içeriğe üstünlüğü),sanatsal yaratım da dahil insanın yaratıcı ve yüksek entelektüel fonksiyonlarını cinsel dürtülerin yüceltilmesi ya da kompansasyon gibi savunma mekanizmalarına bağlayarak hakettiği değeri vermeyen indirgemeci yaklaşımı eleştirilerden nasibini almıştır.May, nevrozu da hastanın kendi merkezini,kendi varoluşunu korumak için kullandığı bir uyum yöntemi olarak betimledi.Sorun şuydu ki nevrotik savunmalar topluma uyum sağlamayı tam olarak başaramıyordu. Nevrozun farkındalığın ve öz bilincin artırılması için kullanılmalıydı May'a göre.Temelde bulunan varoluşsal suçluluk ve kaygı duygusu nevrotik suçluluk ve kaygı duygusu ile örtülmüştü.May'in önerdiği gibi varoluşsal olanla yüzleşmeden nevrotik olanlar çözülemiyordu.Bireyin kendi yok oluşunu karşısına alması, yaşamın trajik boyutunu yaşaması gerekiyordu önce.Ölümle*hiçlikle karşılaşmadan yeni bir varlık alanı yaratılamıyordu.
Irvin D. Yalom ,varoluşçupsikoterapiyi geliştiren,metodolojisini ortaya koyan ve yazdığı pedagojik yönü bulunan edebi türde kitaplarla dünyaya tanıtan Amerikalı psikiyatristtir.Makalenin bundan sonraki kısmı büyük ölçüde onun "varoluşçu psikoterapi" isimli eseri kaynak alınarak yazılmıştır.
II. RUHSAL ÇATIŞMA MODELLERİ VE VAROLUŞÇU PSİKOTERAPİ (başa dön)
Ruhsal çatışma kavramı ve bu çatışmanın algılanmasında psikoterapi ekolleri arasındaki temelde bazı paradigmal farklar bulunmaktadır.Bu paradigmaları karşılaştırarak varoluşçu psikoterapinin bakış açısını ortaya koyabiliriz.
Freud’un psikolojiye belki de en büyük katkısı “ruhsal çatışma” kavramını ortaya koymuş olmasıdır.Hem adaptif düzeyde hem de psikopatoloji düzeyinde duygu ,davranış ve belirtiler bu intrapsişik çatışmanın ürünü olarak anlaşılmaktadır.Freud çatışmanın ,bebeğin doğuştan getirdiği cinsel ve saldırgan dürtüler ile bunların doyumunu engelleyen dış dünyanın sınırlamaları arasında başladığını,dış dünya içselleştirildikten sonra çatışmanın dış dünyanın(ve özellikle ebeveynin) temsilcisi süperego ile çocuğun cinsel ve saldırgan dürtüleri arasında geçtiğini savlamıştı.Üstelik bu çatışma büyük ölçüde farkında olunmadan yani bilinçdışı olarak gerçekleşiyordu.
Ego Psikolojisi adıyla geçen Karen Horney,Eric Fromm Ve H.S.Sullivan’ın başını çektiği Neo-Freudyen akım çatışma kuramını kabul eder ancak çatışmanın geçtiği kutupları revize eder. Ego psikologları (veya sosyal psikologlar) Freud’un çocuğun bir ailenin içine doğduğu gibi bir kültür içine de doğduğu gerçeğini ve gelişimi üzerindeki kültürel etmenleri ihmal etmiştir.Çocuğun yaratılışı itibarıyla belirli bir mizacı(huy,karakter eğilimi) ve etkinlik düzeyine sahiptir. Çocuk Freud’un varsaydığı gibi “cinsel ve saldırgan dürtülerle” değil “enerji,merak ,gelişime yönelik potansiyel ve yetişkinlerle ilişki kurarak onları elinde tutma ihtiyacına” sahiptir.Yetişkinlerle olan ilişkisinde onlar tarafından desteklenmek ,onaylanmak ,onlar gibi olacağına dair bir umut , onlara –kendisine ve hayata karşı bir güven duymak ister.Eğer çocuğun yetişkinlerle ilişkisi bu güven ve onayı almasına imkan verecek tarzda kurulmamışsa çocukta anksiyete duygusu oluşacak ve bir takım savunma mekanizmalarının kullanımı sonucu nevrotik bir tablo ortaya çıkabilecektir.Böyle bir tablonun ortaya çıkabilmesi için çocuğun ilişkide bulunduğu yetişkinlerin kendilerinin bir nevrozunun olması gerekir.Nevrotik yetişkin normal bir yetişkin gibi çocuğa ihtiyaç duyguyu ilgi ve sevgiyi veremeyecek ve dolayısıyla onaylanma ihtiyacını karşılayamayacaktır.
Varoluşçu Psikoterapi ise çatışma kavramını kabul etmekle birlikte ,çatışmanın temel eksenine varoluşun getirdiği (çoğu bilinçdışı)temel kaygılar (ölüm,izolasyon, anlamsızlık, özgürlük) ile bu kaygıların üstesinden gelmeye yönelik (çoğu bilinçdışı) arzu ve çabaları koyar.
III.VAROLUŞÇU TERAPİ TEMEL DİNAMİK MODELİ (başa dön)
Freud’çu psikanaliz ,insanı dürtülerle dolu bir havuz gibi görür. Dürtülerin doyum için bastırmasına dış dünya ve daha sonra içselleştirilmiş dış dünya (süperego) tarafından sınır konması “ruhsal çatışmayı” doğurur.Sonuç çatışmaya işaret eden ve ego’yu savunma mekanizmalarını harekete geçirmeye zorlayan “sinyal anksiyetesi”dir.Freud,ego’nun dürtülerin süperego tarafından engellenmesi karşısında yatırılan nesne libidosunu kısmen geri çekerek anksiyeteye dönüştürdüğünü savlamıştı. Anksiyete savunma mekanizmalarını harekete geçirdiğinde çatışma için iyi kötü bir çözüm bulunur(compromise formation) Ancak psikopatolojiye işaret eden semptomlar savunma mekanizmalarının çalışmaya başlaması ile birlikte bir yan ürün olarak ortaya çıkacaktır.Anksiyetenin psikopatolojinin yakıtı olduğu görüşü Freud’yen model kadar varoluşçu psikoterapide de kabul görür.Aşağıda görülen zincirde değişen şey anksiyeteye neden olan öncüldür.Varoluşçu psikoterapi bu öncülün doyum bulmak üzere egoya baskı yapan cinsel ve saldırgan dürtüler değil ,varoluşun getirdiği temel kaygıların (ölüm,anlamsızlık,yalıtım ve özgürlük) algılanması olduğunu ileri sürer.
.
-
Mutlak başarıyı yakalamak ve asla unutulmamak:(Yaptıklarımla hatırlanacağım ve adım insanlara yol gösterecek!)
-
Özel birisiyle birleşmek ve onun sayesinde ölüme karşı bağışık olmak (baba,eş,sevgili,idol vb)
-
Kişisel olarak ölümsüz olduğuna inanmak(ölüm başkalarının başına gelebilir ama bana asla!)
-
Zamanı dondurmak:tanıdıklarla ve meşgalelerle doldurulan hayatın her zaman bu şekliyle sabit kalacağına inanmak(Değişen hiçbir şey yok,ben de çevremdeki her şey de aynı,geçen zamana karşı bağışıklıyım sanki!)
-
Zamanı ileri doğru yaşamak:Hiçbir yerde sabitlenmemek,sürekli hareket etmek,bağlanmamak(Eğrelti otunun yaprakları gelişimsel süreçte aşama aşama açılır.Tamamı açıldığında artık açılacak yaprak kalmaz.Bir sonraki aşama ölümdür (Eğer hala ,bir eğrelti otunun yaprakları hiç açılmamış nüvesi isem,ölümden daha çok uzağımdır!)
Freud’çu psikanaliz: temel dinamik model
Dürtü ---> Çatışma ---> Anksiyete ---> Savunma mekanizması
.........↑
Süperegonun kınaması.
Varoluçu psikoterapi: temel dinamik model
Temel Kaygıların Farkına Varma --->Çatışma --->Anksiyete--->Savunma mekanizması
...................................... . .↑
.............................. ........ .Varoluşsal arzular.
ÇATIŞMANIN YERİ (başa dön)
Ölüm gerçeğinin algılanması(tehlike=çatışmanın bir kutbu) , ölümsüzlük elde etme arzusu ile ilgili çabaları da (çatışmanın diğer kutbu) beraberinde getirir.Bu ölüme meydan okuma , hayatı tehlikeye atabilecek eylemler şeklinde(örneğin tehlikeli araba kullanmak,cinsel hiperaktivite , tehlikeli doğa sporları yapmak, alınması gereken sağlık önlemleri olduğu halde bunları yok saymak gibi ne yapsa ölmediğini gösteren eylemeler) kendisini gösterebilir.
Sartre’nin söylediği gibi insanın özgürlüğe mahkum oluşu fark edildiğinde insanın kendisine yol gösterecek belirli bir modele sahip iyi yapılandırılmış bir dünyaya (evrene) doğmadığı gerçeği de kendisini gösterir.Ayaklarımızın altında sağlam bir zemin olmadığını aksine bir boşluk,bir uçurumun üzerinde durduğumuzu anlarız.Tüm seçimlerimiz sonuçta bize aittir.Onları olumlayacak kendi arzu ve irademizden başka nihai bir referans noktası bulunmaz.İşte bu durum özgürlüğün bedeli olan ağır sorumluluk duygusunu ve kaygıyı beraberinde getirir.Çatışma ,yol gösterecek sağlam bir zemin bulma arzusu ile böyle bir zeminin yokluğu şeklindeki dışsal gerçeklik arasındadır.
İzolasyon ya da yalıtım duygusu insanın dünyadan ,onun içerdiği varlıklardan ve ne kadar yakınlık kurmuş olursa olsun çevresindeki diğer insanlardan nihai olarak ayrı bir varlığı olduğu gerçeğinden kaynaklanır.Dünyaya yalnız gelinmiştir ve yalnız gidilecektir.Hiç bir ilişki biçimi bu yalıtımı telafi edecek denli güçlü değildir.Oysa insanın arzusu kendisinden daha büyük bir bütüne ait olmak ,onun bir parçası olmak ve yalıtımdan kurtulmak şeklindedir.Çatışma bu arzu ile bu arzuya imkan vermeyen dışsal yalıtım gerçeği arasındadır.
Anlamsızlık duygusu insanın kendisini içine “atılmış” bulduğu kendisine karşı kayıtsız bir evren içerisinde hissettiği yönelimsel eksiklik duygusu ,bütün yaşamına ,çalışma ve çabasına temel oluşturacak ,değer verecek bir amaçtan yoksun bulunma hissi şeklinde kendisini gösterir.Eğer önceden insana verili kozmik bir anlam bulunmuyorsa “anlam arayışı” arzusu ile “doğuştan kodlanmış görünen” insan bu anlamı kendisi yaratma yoluna gidecektir.Ancak yaratılan anlamların temel anlam ihtiyacını ne kadar karşılayacağı belirsizdir.Çatışma anlam arzusu ve ihtiyacı ile evrenin anlam konusunda taviz vermeyen tutumu arasında geçer.
IV.VAROLUŞÇU SAVUNMA MEKANİZMALARI (başa dön)
İkinci bir fark savunma mekanizmalarında ortaya çıkmaktadır.Klasik psikanalizin ayrıntılarıyla ortaya koyduğu “ego’nun savunma mekanizmaları” ile bertaraf edilmeye çalışılan temel anksiyete etkenleri bastırma,yer değiştirme,tersine dönüştürme ,yüceltme gibi işlemler sonrası asıl görünümlerinden farklı endişe kümeleri ve semptomlar halinde ifade bulur.Böylece az çok değişime uğramış korkular bilinç seviyesine ulaştığında varoluşçu psikoterapinin ortaya koyduğu bazı “özgün savunma mekanizmaları” devreye girerek korkuları gidermeye çalışır.
Klasik psikanalizin ego’nun savunma mekanizmalarının işleminden sonra kendisini ikincil korkular şeklinde gösterir.Sevilmeme ve unutulma korkusu,sevdiklerini kaybetme korkusu,sıradan birisi olma ve başarısızlık korkusu,bir işe ya da ilişkiye bağlanma korkusu(hayatın olanaklarını tüketme ve durağan,hareketsiz kalma=ölüme yaklaşma) ölüm anksiyetesine ikincil korkular arasında sayılabilir.
Bu korkuları gidermeye yönelik teşebbüsler ise varoluşçu ekole özgü savunma mekanizmalarını oluşturur:
b.Özgürlük ve Sorumluluk (başa dön)
Heidegger’in kavramı “Dasein” kullanımı itibarıyla aynı anda iki anlama gelir ,orada bulunan varlık :deneysel ego ve kendisini yaşadığı dünya ile birlikte kuran varlık: “aşkın ego.”Sartre’de Heidegger’i takip etmiş ve Dasein’in içindeki varlıkları “kendinde varlık” ve “kendi için varlık” olmak üzere ikiye ayrıştırmıştır.Aşkın ego ve kendi için varlık,dünyaya anlam yükleyen ,onun kurucusu olan varlıklardır.Dünya (duyu verilerinin dış gerçeklik olarak takdim ettiği şey) Heidegger ve Sartre için “orada duran” ve “içine girip çıktığımız” nesnel bir varlığa sahip değildir.İnsanın istencinin ürünü ,kendi yapısı,kurgusudur.Bu durumun farkına varmak özgürlüğün ve sorumluluğun kaygısını(Sartre’nin “bulantı” romanında bahsedilen duyu moduyla “bulantısını”) yaşamayı getirir.Ayaklarının altında kendi kurduğunun dışında nesnel gerçekliğe sahip bir zemin olmadığını fark eden insan özgürlüğüyle ne yapacağını bilemez.İçine girebileceği ,kendisine neyin doğru neyin yanlış olduğunu bildirecek bir yapı (structure) arar.Özgürlük ve sorumluluk kaygılarını gidermeye yönelik savunma mekanizmaları bu noktada devreye girer.
Zorlantı: Hayatı bir seçim yapmaya yer kalmayacak şekilde kompülsif (zorlantılı) eylemlerle doldurmak.Bu tür bir yaşantı “ben yaşantısı” gibi yaşanmaz.Kişi , egoya yabancı güçlerin (ben olmayan) hakimiyetinde bir yaşantı sürmektedir sanki.Böyle hissetmesi de doğaldır zira id’den (alt ben) kaynaklanan dürtüsel nitelikte impulslar ego kaynaklı engellerle karşılaşmaksızın doğrudan ifade yolu bulmaktadır.Cinsel ilişki zorlantısı,alkolizm,kumar tutkusu,fanatik düzeyde takım tutma gibi bağımlılık düzleminde yaşantılar varoluşçu psikoterapinin bakış açısından zorlantı (kompülsiyon) savunma mekanizmasının bir tezahürüdür.Zorlantılı davranışlar ,seçim ve sorumluluk üstlenme gereksiniminden kaçma arzusuna hizmet etmektedir.
Sorumluluğunu bir başkasına yükleme:Sık kullanılan bir mekanizmadır.Kişinin kendi durumu ve sıkıntısı başka birisinden ya da dış güçlerden kaynaklanmaktadır.Çözümü de başka birisine yüklenir. Türkiye’nin güneydoğusu ile ilgili problemleri tamamen dış güçlerin oyununa bağlamak ve bu suretle sorumluluktan kaçmak ,çözüm için insiyatif kullanmamak sorumluluktan kaçma çabasının güzel ve kolektif bir örneğidir kanımca.Tüm sorunlarının çözümünü eşinden bekleyen yaşamından şikayetçi bir kadın,terapistten psikolojik problemlerini sihirli bir değnekle halletmesini bekleyen ve hiç çaba göstermeyen hasta bu savunma mekanizmasına ilişkin verilebilecek örneklerdir.Pasif agresif davranış bozukluğu ile yakından ilişkili bir mekanizmadır.
Masum kurban rolü oynama:Yaşantılanan olayların dışında edilgin bir konumda kalma ve olayların sorumlusu değil kurbanı olduğunu ileri sürme.
Kontrolü kaybetme: Bu savunma orantısız tepkiler vererek ve bir çıldırma simülasyonu yaratarak olayla ilgili sorumluluktan “psikolojik bozukluk mazeretiyle” kaçma çabasıdır.Kontrolün kaybedilmesi kişiye karşı çevrede korku ve acıma duyguları uyandırarak beklentilerin geri çekilmesi, yakın ilgi ve şefkat gösterilmesi gibi “ikincil kazançlar” temin eder.
Arzu ve karar vermeden kaçınma: Yaratmanın yapıtaşları arzu ve karar vermedir. Sorumluluktan kaçınma eğilimi içindeki kişi kendisini arzuya karşı duyarsızlaştırarak seçmekten vazgeçmeyi kolaylaştırır.
c.Varoluşsal Yalıtım(İzolasyon) (başa dön)
Varoluşçu yalıtım, varlığımızın temelde dünya ve insanlardan keskin ve karşı konulmaz ayrılığını anlatır.
Varoluşçu yalıtım ;kişilerarası ve kişinin kendi benliği içindeki parçalanma ve yalıtımdan farklı bir kavramdır.Kişilerarası yalıtım,insanın kendi kabuğuna çekilmesidir ve çeşitli sebebleri olabilir.Kişinin kendi kişilik ve beden parçalarının ayrılığı ise bir başka yalıtım tipidir.H.S.Sullivan kişinin bir yaşantısının diğer yaşantılardan koparak bir adacık halinde yalıtıldığı hale çözülme (dissosiasyon) demekteydi ve bu süreci psikopatoloji şemasında merkezi bir role koyuyordu.Fritz Perls’in kurduğu “Geştalt terapisi” akımı,yalıtılmış psişe parçaları birleştirerek kişinin bütünlüğünü sağlamayı hedefler.Varoluşçu yalıtım,ne denli doyurucu ilişkiler kurmuş görünüyor olsak da ,ne denli kendimizi “evimizde” hissettiğimiz düzenlenmiş bir çevrede yaşıyorsak da, en derinde tüm dünya ile aşılmaz bir mesafe olduğunu biliriz.Ve kimi zaman kısa süreli de olsa gerçeklik perdesinin açıldığı bir yaşantı deneyimlenir.Nesneler anlamlarını yitirir,semboller parçalanır ve insan kendisini “evindeymiş gibi” hissettiği rahatlıktan kopar,bildik olandan uzaklaşır.Kendisinin olarak gördüğü her şey solup gözden kaybolur.Tehdit eden hiçtir (hiç bir şey) ve kendisini tek başına boşlukta bulur. Yalıtımı olanca gerçekliğiyle hissettiğimiz anlardır bunlar.
Bildik olanın anlamını yitirmesi sadece nesneler dünyasında başımıza gelmez.Bazen yapı ve denge icat edilmiş “roller, değerler, kurallar, etik” gibi diğer varlıklar da anlamlarından sıyrılabilirler.
Irwin Yalom, hastalarına varoluşçu yalıtımın hissedilebilmelerini sağlayan bir test uyguluyor: “kimlikten sıyrılma testi”. Danışanlarına dağıttığı , üzerinde “ben kimim?” yazan bir karta yanıtlar yazmalarını istiyor. “Erkek, baba, dişçi, kitapsever, koca, dindar vb” cevaplar sıralayan bir danışanına bu kimliklerden ilkinden başlayarak birer birer sıyrıldığını düşünmesini istiyor.Sonunda birey bütün kimliklerden sıyrılmasına rağmen hala varolmaya devam ettiğini fark ediyor.
Benzer bir deneyim bir doğa gezisinde kaybolan yürüyüşçünün,bir sis içine giren sürücünün başına da gelebilir.Hissedilen şey tanıdık olmayan bir evrende bir başına kalındığında her şeyden yalıtılmış haldeki varlıktır.
Mutlak yalıtım halindeki varoluş gerçeğinden ve bu gerçeğin yarattığı anksiyeteden kaçmak için başvurulan savunma mekanizmaları şöyledir: (başa dön)
Varolduğunu onaylayan başkalarına tutunma:Kişi, ancak ilişki halinde olduğu başkalarının bilincinin nesnesi iken varolduğunu,canlı olduğunu düşünür.Başkaları tarafından unutulmaktan korkar ve kendi varlığını onaylamaları için zorlantılı bir “ilgi ve sevgi gereksinimi” duyar.Onu önemsememeleri,unutmaları ,beklediği ilgiyi göstermemeleri böyle bir savunma mekanizması kullanan birey için felakettir.
Tek başına kalmaktan zorlantılı kaçınım:Yalnız kalmamak için sürekli birileri ile birlikte olmak veya zamanı bir şekilde tüketemeye yarayan muhtelif faaliyetlerde bulunmak bu savunma mekanizmasının özüdür.İlişki kurmak,ilişki içinde bulunmak hayatın özüdür ancak bu savunma mekanizmasında ilişkiye ve kişiye hakkettiği değer verilmez.Maksat ilişki içinde olunan kişiyi “yalnız kalmama gereksinimini” doyuracak şekilde kullanmaktır.
Zamanı öldürecek çok sayıda etkinlikle uğraşarak yalıtımdan kaçınmak (İşkoliklik): Zamanı tasarruflu bir şekilde kullanmak çağımızın hakim ilkesidir.Zamandan tasarruf sağlayan araçları severiz ve kültürel ortamımız bireyin kendi varlığını dahi “verimli bir makine gibi” incelikle tasarlayarak yaşantılama eğilimini yüceltmektedir.Paradoksal durum şudur ki; zamanı bir yol ile öldürürken tasarruf edilen zaman, zamanı öldürmenin başka bir yolunda harcanır.İşkolik bireylerin en sıkıntılı günleri işteki başarılarının getirdiği olanaklar sayesinde tadını çıkarmaları gereken “pazar günleridir.” Böylesi tatil günlerinde işkolikliklerini varoluşsal yalıtıma karşı savunma mekanizması olarak kullanan bireylerde artmış anksiyete hali veya bir panik atak epizodu görülebilmektedir.Batı dünyasında artmış doğu mistisizmi ve meditasyon merakı, zamanın batı tarzı tüketimine karşı bir alternatif oluşturmasından ileri gelmektedir.Zamanı tüketmek yerine yaşamak,önce kaygı yaratsa da varoluşsal yalıtımla yüzleşmeyi göze almak meditasyonun zihni düşüncelerden ve her türlü meşgaleden arındırıcı etkisi sayesinde mümkün olmaktadır.
Birleşme: Doğumundan itibaren bağımlı bir hayat süren insan gelişim süreci itibarıyla bağımlılıklarından kurtulup birey olmaya doğru yönelecektir.Ancak birey olmanın getirdiği yalnızlık ve yalıtım korkusu insanı kendisinden daha büyük oluşumlarla (ideoloji,din,yüce bir dava) birleşip bağımsızlığından feragat etmeye yöneltir.Birleşme ego sınırlarının silinerek baskın olan diğerinin (Arieti’nin terimi) içinde erime , kaynaşma şeklinde de olabilir.
Cinsel ilişki zorlantısı: Cinsellik, ölüm kaygısın karşı olduğu kadar varoluşsal yalıtıma karşı savunma olarak kullanılır.Gerçek bir ilişkinin verdiği rahatlık duygusu veremese de yarattığı “ilişki taklidi” etkisiyle geçici ama güçlü bir rahatlama sağlar.Cinsel ilişki ilişki taklididir çünkü gerçek bir ilişkinin ihtiva ettiği bütünsellik deneyimi eksiktir.İlişki, sadece kişilerin o an dürtüsel gereksinimleri olan parçalar üzerinden gerçekleşir.Cinsel zorlantının terapi sonrası azaldığı durumlarda bir süre için hayatın daha renksiz ve hatta kasvetli olduğu göze çarpar.Zira bu tür nevrotikler için gerçek ilişki kurmak yerine geçici cinsel ilişkiler kurmak hep tercih edilir olmuştur.Nevrotiğin repertuarında gerçek ilişki deneyimi ya azdır ya hiç yoktur.Sonuçta ilişki eksikliği ve varoluşsal yalıtımın deneyimlenmesi gerçekleştiğinde sıkıntı ve depresif duygulanımının ortaya çıkması kaçınılmaz olmuştur
d.Anlamsızlık (başa dön)
A.Neden anlam arıyoruz?:
Nöropsikolojik yapı gereği anlam arayışı:İnsan hayatında anlam arayan bir varlıktır.Anlamı istediğimiz ve onun yokluğunda çok rahatsız olduğumuz açık bir gerçek.Bu anlam arayışı nereden gelmektedir?Nöropsikoloji konusundaki deneysel araştırmalar ve Gestalt psikolojisi çalışmaları insan zihninin kendisine gelen uyarıları onlardan bir anlam çıkaracak şekilde organize ettiğini, bir kalıba soktuğunu, tanıdık bir çerçeveye yerleştirdiğini göstermiştir.Aşağıdaki bazı örneklere bakalım.
“a” şeklindeki noktalar zihnin birbirine yakın nesneleri bir küme halinde algılama eğilimi sonucu gelişigüzel değil iki öbek oluşturacak şekilde algılanır. “b” şeklinde görülen noktaların bir kısmı zihnin devamlılığı algılamaya seçici dikkat göstermesi nedeniyle zincir şeklinde algılanır. “c” şeklindeki çay fincanlarının çizgilerinin kesintiye uğrayan kısımları insan zihni tarafından tamamlanır ve fincan bütünsel olarak algılanır.
İnsan zihni çevresindeki uyaranları gelişigüzel ve rastlantısal olarak algılamaya değil,bir düzen içinde ,nedensellik yasasına tabi ve anlamlı olarak algılamaya eğilimlidir.Anlam çıkaramadığı,hafızada kendisinin veya bir benzerinin kaydı olmayan ve bir kalıba uymayan durumlar insan için tedirgin edici durumlardır.Çevreden gelen bir çığlık,tuhaf bir ses ,kendisine doğru dikkatli bakan bir göz ,garip bir yüz ifadesi anlam verilinceye kadar kişiyi tedirgin eder. Bu gibi durumlarda tedirginliğin yanı sıra kızgınlık ve çaresizlik duyguları da hissedilen duygulardır.Kişi çevresinde olup bitenlere olduğu kadar kendi hayatına da anlam vermek ihtiyacındadır.Anlamın yanı sıra değerlere de ihtiyaç duyulmaktadır.Anlam “neden yaşamalıyım” sorusuna verilen cevap ise değerler “nasıl yaşamalıyım” sorusuna verilen cevaptır.Değerler anlam şemasına uygun olmalıdır.Değerleri anlama uygun bir hayat sürmek için yaratılan kurallar/onamalar olarak düşünebiliriz.Varoluşçuluk insanın kendisini verdiği kararlar ve eylemlerle yarattığını söyler.Bu kararların çoğu bir kez verilir ve değer statüsüne ulaşır.Değerler sayesinde sürekli karar verme mekanizmasına başvurmak gerekmez.Sonuç olarak değerlerin anlamlı bir hayat sürmek için bireye yol gösterici görev üstlendiği söylenebilir..Kültürel bir mit olarak anlam arayışı: Batı ve doğu kültürleri arasındaki önemli bir fark batı kültürünün hayatı belirli bir anlama sahip, başarılması gereken bir olgu olarak görmesidir.Hayatı başarılı olarak yaşamak ortaçağ sonrası filizlenmeye başlayan batı düşüncesidir.Bu düşünce ilk Hıristiyan düşüncesinde görülmez.Aksine ilk Hıristiyanlar çalışma ve zenginliği kovalanacak bir amaç değil zihni endişe ile doldurup,Tanrı’nın hizmetinde geçirilecek zamanı tüketen engeller olarak görmüşlerdir.Calvin’ci düşünce ile Hıristiyan düşüncesi önemli bir değişime uğradı.Calvin insanların cennete gitmek için iradelerine dayanarak bir şey yapmalarını mümkün görmüyordu.Kimin cennete gireceğinin bilgisi ruh üflenmesinden beri Tanrıda mevcuttu.Akabinde Tanrının önceden belirlediği yazgıya göre cennete girmek üzere seçilmiş şanslı kişilerin dünyada da başarılı oldukları fikri ortaya çıktı. Tanrı çalışanı seçiyor ve seviyordu.Çalışma hayatında başarılı olamayan insanlar ise cehenneme gidecek günahkarlar olarak görülmeye başlandı.Rönesansla birlikte doğa bilimlerinde alınan yol insanın doğaya egemen olma arzusunu ve kendine güvenini artırdı.Endüstri toplumuyla birlikte “zenginlik ve refah” başarının göstergesi ve yaşamın amacı haline geldi. Oysa mistik doğu düşüncesi,örneğin Zen Budizm doğaya hakim olmayı değil onunla uyum içinde olmayı savuna gelmiştir.Hayatı bir gizem olarak kabul eder ve bir anlam aramayı reddeder.Hayatın amaç gerçekleştirilmesi olmaksızın eksik olduğu inancı bir Batı miti,kültürel bir kurgudur,tarjik bir varoluşsal hayat gerçeği değil.
B.Anlamsızlık sendromu neden bu denli yaygın? (başa dön)
İnsanların yaşamlarına ilişkin bir anlam ve amaç bulma ihtiyacı modern dünyanın inşası ile birlikte olanca haşmetiyle karşımıza çıkmış görünüyor.Bir kaç yüzyıl öncesinin doğa ve çiftlik hayvanları ile iç içe yaşayan dinsel yönelimli insanı barınma,beslenme konuları ile daha ilgiliydi ve doğanın kendilerine bahşettiği hayatı gelecek nesillerle taşıma görevlerini yerine getirirken soru sorma ihtiyacı duymuyorlardı.Ancak değişen “dünya ve üretim ilişkileri” böylesine sorgusuz bir hayatın artık geçirilememesine neden oldu.İnsanlar artık maddi zenginlik ,saygınlık ve ün istiyorlar.Saygınlık ve ün ise maddi zenginliğe bağlı.Anlamlı bir hayat bugünün insanı için hayatını kolaylaştırdığı kadar diğer insanlara nispet yapacak ölçüde meta biriktirmek bağlamında açımlanıyor.Bu çerçevenin dışına çıkarak olan bitene bakmak isteyen insanlar için ise “anlamsızlık krizi” ,bir “varoluş vakumu” ortaya çıkıyor.
Modern dünyada anlamsızlık sendromunun ortaya çıkmasına sebep olan etkenlerin bazılarını şöyle özetleyebiliriz:
- doğaüstü güçlere olan inancın zayıflaması ve bilimsel dünya görüşünün yaygınlaşması
- doğadan kopuş
- iş bölümünün yaygınlaşması ile üretilen metanın bütünü (ve dolayısıyla anlamı) yerine parçasıyla kurulabilen yabancılaştırıcı üretim ilişkisi
- zenginlik , refah ve tanınmışlığın hayatın gayesi haline gelmesi ve rekabetçi sosyoekonomik düzen içerisinde insanların kendi durumlarını benzer statüde insanlarla karşılaştırararak kendilerine sürekli değişen bir değer biçmeleri.
- çalışma süresinin kısalması,yaşamsal güvenliğin artması sonucu dikkatin hayatta kalmaktan yaşamın anlamı konusuna dönmesi
- emek ürününün anlam ve estetik olarak yaratıcısından koparak yalnızca parasal karşılığının tatmin konusu haline gelmesi (bununla ne satın alabilirim?)
- seri üretim yapan fabrikalarda yaratıcı edimlere yer vermeyen tekdüzelik (kim olsa aynısını yapar)
Zengin bir çiftlik sahibi olan Tolstoy eserlerinde “anlamsızlık” temasını az rastlanır bir başarıyla ele almıştır. Çiftliğinde yaşayan köylülerin kendisinin tersine anlamsızlık sorunu ile meşgul olmamaları dikkatini çekmiş ve kendisinin bilmediği bir şeyi bildiğini zannnetiği bu köylüler gibi yaşayarak kendisi de bu sorundan kurtulmayı arzulamıştı.
Albert Camus, “anlamsızlık” teması üzerine yazan önemli bir yazardır.”Yabancı” ve “veba” gibi romanlarında bu konuyu işlemiştir.Camus, “en önemli felsefi sorun, hayatın anlamı olmadığını bir kere anladıktan sonra yaşamaya devam edip etmeme kararıdır” demişti.Sartre gibi Camus da dindar değildi ve evrensel bir anlamın yokluğunda kişisel bir anlam bulmak gerektiğine inanmıştı.Bu anlam,metaforik olarak Nazilerin Fransa’yı işgal etmesine,savaşın yıkıcılığına gönderme yapan veba romanında, kendisini vebalı hastalara adayan yorulmak bilmez Dr .Rieux’un özgeci karakterinde gösterir.Camus’un kişisel anlamı,sevgi,dayanışma, kardeşlik,gururlu bir asilikti.
C.Viktor Frankl,anlamların üç genel kategoriye ait olduğunu söyler (başa dön)
İnsanın başardığı veya kendi yarattıkları ile dünyaya verdikleri:Frankl,Auschwitz toplama kampında geçirdiği seneler boyunca hayatta kalabilmesini; insanların anlam arayışlarına dair edindiğini düşündüğü değerli bilgiyi açıklama arzusuna bağlamıştı.İnsanlar eğer kendi yaratımlarına özgü anlamı keşfederlerse (ki burada Frankl böyle bir anlamın Sartre’nin iddia ettiği gibi bir insan icadı/yaratımı olmadığını ; keşfedilmek üzere bekleyen tanrının yaratımı olduğunu düşünür) ve yaratıcı bir etkinlikle bu anlamı gerçekleştirirlerse bu onların dünyaya verdikleri bir hediye olacaktır.Tıpkı Frankl’ın insanlara hediyesi gibi.Frankl küçük büyük anlam farkı gözetmez: “Önemli olan şey” der Frankl, “etkinliklerinizin yarı çapı değil,çizdiği halkayı ne kadar doldurduğunuzdur”
İnsanın etkileşim ve deneyimleri sonucu dünyadan edindikleri:İnsanın güzellikten,gerçekten ve sevgiden elde ettiği anlamdır.Derin yaşantıda bağlanmak anlamı meydana getirir. Frankl sorar: “En sevdiğiniz müziği dinlerken birisi omzunuza dokunur ve hayatınızın anlamı olup olmadığını sorarsa ,”Evet” diye yanıt vermez misiniz? Bir dağın tepesinde oturan doğasever,bir ayine katılan dindar kişi,insana ilham veren bir seminere katılan entelektüel,bir sanat şaheserinin karşısındaki sanatsever de aynı yanıtı verecektir.
İnsanın acı çekmeye,değişmez kadere karşı aldığı tutum:İnsan her daim acıyla , ıstırapla karşı karşıyadır.Dünyanın güzellikleri ve kişisel yaratımımızın bize sağladığı anlam duygusu ne denli doyum verici olursa olsun ,yaşlanmak,hastalık, düşkünlük, savaş halleri ,doğal felaketler , kazalar,insanlar arası ilişkilerde yaşanan bozgunlar ,kırıklıklar ve ölüm üstesinden gelinemez ıstırap kaynakları olarak karşımızda durmaktadır.Acı Nietzsche’nin söylediği gibi bizi öldürmez ise aksine güçlü yapar.Acı’nın anlamı insanı daha iyiye götürmesidir.Acı hayatın gerçek tabiatına dairdir ve ancak yaşanarak gerçek anlamda öğrenilebilir.Acının deneyimlenmesi eşduyum yoluyla diğer insanların çektikleri acıyı anlamamızı sağladığı gibi,bizi acıya karşı savaşmaya ve ızdırabı dindirmeye çağırır.Gerçekten yapmak istediklerimizi yapabilmek için acıya katlanabiliriz.Acı bizi daha iyiye götürüyorsa anlamlıdır.Ve son olarak “acı çekme ve ölümden kaçış umudu olmadığında” der Frankl “diğerlerine,Tanrı’ya ve kendisine onurla acı çekip ölünebileceğini göstermede bir anlam vardır”
D.Anlamsızlık karşısında başvurulan savunma mekanizmaları şu şekillerde olabilmektedir (başa dön)
Mücadelecilik:Kendilerine her zaman ve koşulda savaşılması gereken bir mesele bulan kişilerin savunma mekanizmasıdır.Toplumsal hareketlerde ön plana çıkarlar.Bu hareketlerin bütün nedeni bu kişiler değildir kuşkusuz.Ancak harekete katılan pek çok kişiden daha ateşli ve uzlaşmaz bir tutum içindedirler.Hareket dindikten sonra ve katılımcılar evlerine ,basit günlük yaşamlarına ,işlerinin başına döndükten sonra bile bu bireyler mücadeleci tutumlarını sürdüreceklerdir.. Nihilizm: Anlamı varmış gibi görünen etkinliklerin anlamsız olduğunu ısrarla göstermeye çalışan agresif bir tutumla karakterizedir.Kendi görüşlerindeki haklılığı bir nevi ispat çabasıdır. Bitkisel yaşam: Duygu durumun donuklaştığı ve bilişsel düzeyde herhangi bir gayeye inanmanın anlamsızlaştığı bir durumdur.Kayıtsızlık depresyona karşı bir savunmadır.Münzevilik ve alkol madde bağımlılığı görülebilir.Kimi durumlarda psikotik bir epizod araya girer.Basit şizofreni olarak sıklıkla psikiyatrik tanı alırlar. Zorlantılı etkinlik: İşe veya kendisini tamemen verebileceği bir etkinliğe sorgulamadan bağlanmak.İşkolik hastalarda sıklıkla görülür.
E.Hayatın anlamına dair yüksek düzeydeki savunmalar (başa dön)
- Özgecilik: Erikson,kırklı yaşlara kadar kimlik edinme, yakın ilişkiler kurabilme ve işine egemen olma çabaları ile geçiren insanın bu yaştan sonra genç kuşağa bildiklerini aktarma ,onları yetiştirme şeklindeki üretici ve özgeci bir tutuma doğru ilerlediğini söylemiştir.Bu tutum insanın anlam gereksinimine en etkili yanıtlardan birisini verir.
- Hedonizm: M.Ö. 4 yy.da antik Yunan’a ,Epiküros’a kadar uzanan hedonist gelenek ,hayatın anlamının yaşamın insana sunduğu güzelliklerin ve olanakların farkına varmak ve zevk almak olduğunu söyler.J.S.Mill’in faydacı etiği ile içi içe girebilen hedonizm Hıristiyan ahlakı ile yaşadığı çatışmaları aşarak varlığını sürdürmeyi başarmıştır.
- Kendini gerçekleştirme: Abraham Maslow ,insanın doğuştan gelişme potansiyeli olan bir varlık olduğunu söyler.Maslow’un öğretisi ,M.Ö 4 yy.da “içsel kesinlik” öğretisi her nesnenin ve her varlığın kendi amacını ve sonunu getireceği bir gelişme potansiyeline ve nüveye sahip olduğunu söyleyen Aristotales’den esinlenmiştir.Maslow’a göre kendini gerçekleştirme insan organizmasına ait kültürden bağımsız bir süreçtir.Hatta çoğu zaman toplum ve kültür insanın kendini gerçekleştirme eğilimini onu sosyal ve geleneksel rollerin içine kendi eğilimlerinin aksi istikametinde yerleştirerek engelleyici rol üstlenebilir.İnsanın içinde hiyerarşiye sahip güdüler(ihtiyaçlar) kendilerini ifade etmeye yönelik olarak zorlarlar.Önce fizyolojik olanlar (açlığını giderme,barınma) sonra daha yüksek gereksinimler (güvenlik,emniyet,sevgi ve ait olma,kimlik,özsaygı)karşılanır.Bu gereksinimlerden sonra bilişsel (bilgi,içgörü,akıl) ve estetik gereksinimler (simetri,uyum,bütünlük, güzellik,meditasyon, yaratıcılık, ahenk) tatmin edilerek kendini gerçekleştirmeye yönelinir.Maslow şöyle demektedir:”insanoğlu o şekilde meydana getirilmiştir ki,daha dolu ve daha dolu bir varlık için zorlar ve bu ,çoğu insanın iyi değerler,huzur,nezaket,cesaret, dürüstlük, sevgi. bencil olmama ve iyilik adını vereceği şeylere doğru zorlama anlamına gelir. Maslow böylece ne için yaşıyoruz sorusuna “potansiyelimizi gerçekleştirmek için” diye cevap verir.Arkadan gelen neye dayanarak yaşıyoruz sorusuna da “iyi değerlerin esas olarak insan organizmasının içine yerleştirildiğini ve insanın yalnızca organizmik bilgeliğine güvendiği takdirde onları sezgisel olarak bulacağını” iddia ederek yanıt verir.
- Kendini aşma: Hedonizm ve kendini gerçekleştirme “benlikle” ilgilidir. Kendini aşma ise insanın bencil kendilik uğraşısının üstüne yükselme ,bir şeye ya da birine yönelerek kendini unutma şeklindedir.Martin Buber, Hasid’çi düşünceyi (Musevi tasavvufu) irdelemesinde insanın kendisiyle başlaması (kendi özünü araştırması, kendisini bütünleştirmesi ve belirli bir anlam bulması) gerekmesine rağmen kendisiyle bitirmemesi gerektiğine dikkati çeker.Yalnızca, “ne için? Kendi özel yolumu ne için bulmalıyım?Varlığımı ne için bütünleştirmeliyim?” sorularının sorulması gerektiğini ifade eder Buber.Yanıt şudur: “Kendi iyiliğim için değil!” “İnsan kendini unutmak ve kendisini dünyaya kaptırmak için kendisiyle başlar;insan kendisiyle meşgul olmamak için kendini anlar” Dönüş , Yahudi mistik geleneğinde önemli bir kavramdır. Eğer bir insan günah işler ve bu günahtan uzağa dönerse,dünyaya ve tanrının verdiği bir görevi yerine getirmeye doğru dönerse o kişinin eşsiz bir biçimde aydınlatılmış olduğu,en dindar ve kutsal kişinin üzerinde bulunduğu düşünülür.Diğer taraftan,eğer kişi suçluluk ve pişmanlığa gömülmeye devam ederse o kişinin bencillik ve alçaklık bataklığına saplandığı düşünülür. Buber şöyle der: “Kötülükten ayrıl, iyilik yap.Yanlış mı yaptın?O halde iyi bir şey yaparak bunu dengele”
Viktor Frankl ,kendini ifade etme ve gerçekleştirme kaygılarının aşırılığa vardığında hedefini şaşıran bir boomerang gibi kendine döndüğünü söyler.İnsanoğlu da aynı şekilde hayatın kendisine sunduğu anlamı kaçırdığında kendisiyle meşguliyete dönmektedir.Kendisi dışında bir şey göremeyen insan kendisini veya içindeki bir şeyi görmeye yönelir.Aşmaya yönelik olmayan tavır kişiler arası ilişkilerde belirgindir.İnsan,örneğin cinsel ilişkilerinde kendisine ne kadar odaklanırsa en sondaki tatmini o karda az olur.İnsan eğer kendisini seyrederse , kendi uyanışı ve rahatlamasıyla birinci derecede ilgilenirse cinsel işlevsizlik yaşama olasılığı büyüktür. Frankl kendini ifadenin çağdaş idelalleştirilmesinin,eğer kendi içinde sonlandırılırsa sıklıkla anlamlı ilişkiyi olanaksız kıldığını düşünür.Maslow,kendini gerçekleştiren bireylerin (ki sayıları çok az olsa gerektir) sağlam bir benlik duygusuna sahip olduklarını ve diğer insanları kendini ifade aracı olarak kullanma yerine onlara “ilgi” gösterdiklerini söyelr.Knedini gerçekleştiren bireyler kendilerini benliklerini aşan hedeflere adarlar.Geniş ölçekli global konularda-yoksulluk,bağnazlık veya ekoloji gibi-veya daha küçük ölçekte,birlikte yaşadıkları kişilerin gelişimi üzerinde çalışabilirler.
.
V.VAROLUŞÇUPSİKOTERAPİ TEMALARININ FELSEFİ KÖKLERİ (başa dön)
Felsefede varoluşçuluk akımının kökenleri 19.yüzyıla dayanır. Bu akımın önde gelen temsilcilerinden bazıları arasında Kierkegaard , Nietzsche ,Heidegger,Husserl ve Sartre gibi filozoflar sayılmaktadır.Varoluşçuluk tanımı açık yapılacak bir felsefe gibi görülmemelidir.Zira felsefeyi açıkça tanımlayacak düz bir ifade hiçbir filozof tarafından dile getirilmemiştir.Ancak bu filozofların felsefelerinde görülen ortak yanlar üzerinden bir değerlendirme yapıldığında,varoluşçuluğun geleneksel batı metafiziğinde bu güne değin bahsedile gelenlerden tümüyle farklı unsurlara vurgu yaptığı görülür.
Nedir bu unsurlar?
Varoluşun bilinemezliği ve dünyanın olumsallığının getirdiği korku ve kaygı, bireyin varoluşu içerisinde diğerlerinden farklılığı ve biricikliği,toplum genelinden bağımsız kişisel ahlak anlayışı,özgürlüğe mahkumiyeti , seçim yapabilme kudreti(istenç) ve sorumluluğu, fırlatılmışlık hali ,varoluşsal bunaltı, iç daralması (angst),anlamsızlık duygusu, saçma(absürd),otantik yaşam,ölümün farkındalığı,şimdi ve burada olmak olarak sayabiliriz bazılarını…
Korku-kaygı-varoluşsal boşluk/vakum-Kierkegaard,Heidegger,Sartre (başa dön)
Bu unsurlardan birisi , Danimarka’lı koyu bir Protestan filozof olan Kierkegaard’ın bahsettiği gözlerini açtığında kendisini dünyada bulduğu bilgisinden başka hiç bilgiye sahip olmayan insanın ; “hiçlik” ve “yüce tanrı” karşısında duyduğu “korku ve titreme” dir. Kierkegaard , Danimarkaca’dan İngilizce’ye “dread” sözcüğüyle çevrilen bu korkunun kaynağının bireyin dünyanın kesinlik arz etmeyen (olumsal) tabiatını idrak edişinden geldiğini ve tanrının tam da bu korku yardımıyla her bireyi kendine ait bir değer sistemi ve yol belirlemeye çağırdığını söylemişti.Kierkegaard’a göre , insan akıl yolu ile kavranamayan “çok özel” varoluşsal bir deneyim yaşar..O’na göre insanın duyduğu varoluşsal korku karşısında tek yapabileceği şey “akla” değil “tanrıya duyduğu inanca” sığınmaktır. .Kierkegaard’ın görüşleri uzun bir zaman dikkati çekmedi.Birinci dünya savaşı sonrasında eserleri Almanca , Fransızca ve İngilizce’ye çevrildiğinde varoluşçu akımın esin kaynağı haline geldi.Heidegger’in de “fırlatılmışlık” olarak tanımladığı insanın kendini dünyada bir başına buluş hali karşısında yaşadığı kaygı Kierkegaard’ın “dread”ı gibi varoluşçu psikoterapinin “varoluşsal boşluk/vakum” temasının esasını oluşturur. Heidegger’e göre İnsan , “Dasein” (dünyada,ama dünya ile ayrılmaz bir birliktelik içinde var olan) olarak kavranır.Dasein’in öyle bir yapıdadır ki Varolandır ama varlığı sorgulayabilir.Sorgularken dünyaya atılmışlığını (Geworfenheit) görür.İnsan, sadece Varolanı tanıyan ve Varlık sorusuna yanıt verme şansı bulunmayan hayvandan, “sorgulayabilmesi” sayesinde farklı bir şekilde yaşayabilir.Bu Dasein’in Ekzistens (Varoluş) olarak yaşayabilmesi demektir.Ekzistens Heidegger sözlüğünde bir ortaçağ terimi olarak bilinen anlamından farklı bir anlama gelir.Ekzistens-olmak “Dünyada olma”nın (in-der Welt-sein) dışına çıkmak Varlık’a yönelmek anlamına gelir.Bu dışarıya çıkış Kaygı (Sorge) adı altında deneyimlenir.Kaygı Heidegger’e göre sadece psişik bir süreç değildir ,bizatihi Ekzistens olmaya içrek bir haldir.Böylece varoluşsal boşluk,ilave bir kaygı kaynağı gerektirmeyen başlı başına bir temel kaygı sebebi olduğu görülmüş oluyor.
Özgürlük-sorumluluk-bireysel ahlak:Nietzsche ve Sartre (başa dön)
İnsan yaşamının iyinin ve kötünün ötesinde olduğu fikri Nietzsche tarafından işlenmiştir.Nietzsche üst insan dediği insan profilinde toplumsal kabul gören Hıristiyan ve Musevi ahlak anlayışının yerine güç istencine dayalı öznel ahlak anlayışını görmek istedi. “Tanrı öldü” mottosuyla duyurduğu nihilistik çağın başlangıcında artık tüm değer yargılarını koyan üst insan olacaktı. Nietzsche, üst insanın tanrının olmadığı nihlistik dünyada kendi başının çaresine bakacağını, Hıristiyan düşünce ve ahlakının kaçındığının tersine ahlakı “gücü,güç istencini olumlar biçimde” yeni baştan yazacağını , “güçlü olmayı-muktedir olmayı isteyeceğini” dile getirdi.Nietzsche’nin üstün insanı onu “düşük statik düzlemde tutan” sürüden ayrılma cesareti gösteren,kendini aşan ve kendi özünü yaratan insandır.
Kendi yaşam görüşü ve ahlaki doğrularını keşfetme ve kimseyi suçlamadan yaşamın tüm sorumluluğunu kendi üstüne alma şeklindeki varoluşçu psikoterapi temaları Nietzsche’nin görüşlerinden ilham almıştır
Sartre,varoluş özden önce gelir deyimi ile insanın önce varolduğunu yaptığı seçimlerle sonradan özünü oluşturduğunu ifade etti.. Sartre,insan dışında doğada bulunan varlıkları “kendinde varlık” sıfatıyla nitelemişti. “Kendi-için varlık” denileni ise dünyadaki tüm diğer varoluşlar gibi nesnel bir varoluşun üzerinde konumlandırılacak, bireyin özgür ve iradi eylemleriyle hayata geçirilecek gerçek anlamda “insani öz” olarak betimlemişti.Sartre’ye göre insan özgürlüğe mahkumdur.Bu özgürlükten, genel kabul gören toplumsal değerlere yaslanarak kaçınmaya çalışan ,onun “kendi için varlık” olmasına engel olan anlayışa “kötü inanç/bad faith” demişti.
Sartre de Nietzsche gibi genel kabul gören ahlak anlayışına karşı çıkmıştır.Şöyle bir farkla ki Nietzsche’nin karşı çıktığı ahlak semavi Hıristiyan ve Musevi ahlakı idi,Sartre’nin ki ise çağının getirdiği seküler ve esasen sınıfsal temelli burjuva ahlakı anlayışıdır.Aklın her şeye kadirliğinin ve görünenlerin ötesinde akıl ile kavranabilecek bir hakikat bulunduğu fikrinin reddi :Nietzsche (başa dön)
Nietzsche’nin perspektifi,tanrısal referans ile önem ve anlam kazanan insanı reddeder.Bu ret ile nihilizm döneminin başladığı ilan olunur..Nietzsche’ye göre insan varlığının ve düşüncesinin nihilistik bir döneme ulaşması kaçınılmazdı. Zira batı metafizik geleneğinin akla tapınma sektinin yürüttüğü “görünürdeki şeylerin” arkasında akıl yoluyla anlaşılabilecek bir hakikatin bulunduğu aldatmacasının sonuna gelinmişti..Nietzsche,bu geleneğin bizzat başlatıcısı gördüğü Sokrates’in, dünyanın insan zihni tarafından tam anlamıyla kavranabilecek bir kainat düzenine(logos) veya rasyonel bir yapıya sahip olduğuna dair inancına keskin bir dil ile eleştidi.Böylesi bir rasyonel düzenin varlığına duyulan inancın metafizik bir yanılsama olduğunu düşünerek böyle bir yanılsamanın doğal olmayan güçlü bir anlama arzusundan kaynaklandığını ileri sürdü
Bilimsel bilgelik,”bilimsel düşüncenin” nedensellik kanununu kullanarak varlığın en dipsiz çukurlarına nüfuz edebileceğine ve düşüncenin varlığı “yalnızca bilmeye” değil, “onu düzeltmeye” de muktedir olduğuna sarsılmaz bir inançla bağlıdır. Nietzshe,”Sokrates’in kuramsal aklının veya biliminin” insanlık durumuyla ilgili o korkutucu hakikatten (ki bu hakikat varoluşun anlamsızlığı,ölüm ve hiçlik duygusu ile yüzleşmektir) kaçmak veya onu bastırmak için yapılan korkakça hileleri temsil ettiğini,halbuki Sokrates öncesi Yunanlıların trajik efsaneler sayesinde varoluş hakkındaki nahoş hakikatle cesurca yüzleşmiş ve ayakta kalabilmiş olabildiklerini ileri sürdü.
Nietzsche’nin bu düşüncelerine paralel şekilde varoluşçu psikoterapi, insan zihninin analize tabi tutulup,parçalarına ayrılarak incelendiği bilimsel temelli psikolojik yaklaşımlardan ziyade onu hem psişik yapısı hem de çevresiyle ilişkisi itibarıyla bütünsel olarak ele alan bir yaklaşıma yönelmiştir.İnsan kuramsal temelli bir ya da bir kaç paradigma çerçevesinde indirgenerek anlaşılacak,içinden çıkılacak bir varlık değildir.Aksine anlaşılabilmesi ,kuramsal gözlükleri bir yana bırakarak,önce kendi biricikliği içinde varlığının kabulü sonra doğal habitatı içersindeki ilişkilerinin gözlemlenmesi ile mümkündür.Dolayısıyla varoluşçu psikoterapist varsa önyargılarını bir yana bırakarak hastası ile dikkatli ve duyarlıklı bir etkileşim kurmaya ve etkileşimin kendi iç dünyasında uyandırdığı izlenim ve duygulara karşı duyarlı olmaya özen gösterir.Karşılıklı güvene dayalı ,önyargısız ve sahici bir ilişkinin yaşandığı terapötik ortamda bir süre sonra varoluşsal kaygılar kendisini göstermeye başlayacak ve üzerinde içtenlikle çalışılması için fırsat doğacaktır.“İzole ,edilgen ve bir durum olarak varolana” karşı “olmakta olan-ilişki halinde olan-bir süreç olarak varolan”:Heidegger (başa dön)
Varolan sözcüğü varlığın niteliksel ve zamansal olarak ucu kapalı bir “durumunu-halini” tarif eder.Oysa varoluşçu psikoterapinin temel önermelerinden birisi, “olmakta olan” ise ucu açık bir sürece işaret eder.Her seçim ile insan kendisini yeniden var eder.İnsan bir kere varolup da bir daha değişmeyen bir varlık değildir.Öyle olsaydı doğada gözlemlenen diğer varlıklardan bir farkı olmazdı.Aksine insan, sürekli değişim ve çevresiyle etkileşim içinde bulunan “yaratıcı bir sürecin parçası olan” bir varlıktır. “Olmakta olan” tanımının bu boyutu, Heidegger’in “Dasein”i kavramına paralel olarak ancak ilişki halinde bulunduğu şeylerle birlikte tanımlanabildiğini ima eder.Yani ,izole,edilgen ve bir durum olarak varoluştan söz edilemez.Ancak “ilişki halinde bulunan” ,değişime açık “bir süreç olarak” varoluştan bahsedilebilir.
Varolmanın farkındalığı-Otantik Varoluş (başa dön)
Heidegger’e göre insan daima “şeylerin” çevresinde bulunur(bei den dingen). “El altında olan onu meşgul eder” Bir bardak nedir?O, kendisini oluşturan cam yapıyla tanımlanabilir mi?Bardağın “içmek üzere” yapıldığı aşikardır.Bardak el altında olan bir şeydir.İhtiyaç duyduğumuz diğer el altında olan şeyler gibi bir şeydir.Dünya bize çıplak nesneler ile görünmez.Onlar her zaman ihtiyacımız olan ve olmayan biçimlerde görünür.Bu insanın pratik bir dünyada yaşaması demektir.Güvenli bir çevrede yaşamak,yaşamı kolaylaştıran araç ve gereçlerle çevrili olmak.Kierkegaard böylesi bir dünyada yaşayan insanı “Man (herkes) insanı” olarak adlandırır. Bu insan, herkes ne düşünürse ne yaparsa onu düşünür ve yapar.Böylesi bir varoluş varlığı unutuş halidir.Gündelik oyalanmalar ile “varlık” gibi “ölüm”de unutulur.
“Dasein”, dünyaya “fırlatılmış”,”ölümlü” ve dolayısıyla “zaman” boyutu olan bir varlıktır. Üç zaman ekstanzı (geçmiş,bu gün ve gelecek) birbiri içine girerek Eksiztensin “diğer imkanları dışlayan imkanına” yani “ölüme” doğru koşar.Kendisini böyle, “ölüme doğru koşma” içinde kavrayan kimse Varlık’a dönüş kararı alır.Bu karar ölme kararı değildir,ama “ölüm içinde yaşama” tavrıdır.. “Otantik varoluş” diyordu Heidegger,”ölüm sayesinde mümkün olur”.İnsanın ölümlü olduğunu unutmayarak “elinin altında bulunup” kendisini oyalayacak meşgalelerden uzaklaşmasıyla mümkündü “otantik varoluş.”
Heidegger dünyada iki türlü temel varoluş şekli bulunduğuna inanır.
(1)Varolmayı unutma/oyalanma durumu
Bir kişi varolmayı unutma durumunda yaşıyorsa madde dünyasında yaşayıp kendisini sıradan hayat oyalamalarına kaptırmıştır. Hayat türlü oyalamalarla ona ölümü “sanki” unutturmuştur.Kişinin bu oyalamalar içerisinde düzeyi düşer,kendisini boş gevezeliğe kaptırır,"onların" içinde kaybolur.Kendini sıradan dünyaya,işlerin gidiş şekliyle ilgili kaygılara teslim etmiştir.
(2)Varolmayı düşünme/otantik varoluş durumunda, insan işlerin gidişine değil,oluşunu idrak eder ve hayran olur.Bu tarzda varolmak devamlı olarak varolduğunun farkında olmak demektir.”Ontolojik tarz” olarak söz edilen bu durumda kişi varolmayı düşünür,sadece varolmanın kırılganlığını değil sorumluluğunu da düşünür.İnsan yalnızca bu ontolojik tarzda kendilik yaratısıyla ilişkide olduğu için kendini değiştirme gücünü de burada kavrayabilir.Şimdi ve burada olma(ilişki içinde var olma):Husserl (başa dön)
İnsan zihni geçmişten gelen düşünceler,anılar ve önyargılar ile olduğu kadar geleceğe dair umutlar,hayaller ile de doludur.Bütün bu zihinsel içerik yaşadığımız şimdide tüm varlığımızla hazır bulunmamızı engeller.Hep bir adım önde ya da gerideyizdir “şimdiden”
Fenomenoloji felsefesinin kurucusu Husserl varlıkların bilice yansıyan imgelerini “şimdi ve burada” inceleyerek özüne ulaşmak için onlara dair tüm bilgileri ve yargıları “paranteze almayı” gerektiren yöntemi sundu felsefe dünyasına. Aslında Husserl,yaşadığı çağda yaşamı anlama ve yorumlama yolunda felsefe karşısında bilimin önlenemez yükselişini görmüş ve felsefeye yeni bir hareket alanı açmak istemişti öncelikle.Bilimin ve geleneksel felsefenin “nesnel gerçeklik arayışını” bir yana bırakmayı önererek başlamıştı çalışmalarına. Özne,ilk indirgemenin ardından ,kendi öznel yargılarını içeren dünyasını da “paranteze alarak” yaptığı ikinci indirgeme ile ”fenomenleri” “sadece” bilince yansıyan halleriyle inceleyebilirdi artık.
Fenomenoloji oldukça ilgi çekti.Bu yaklaşım,insan denen varlığın dışındaki dünyayı değil-o her neyse önemli değildi- “bilincine yansıyanların” onun gerçeği olduğunu gösteriyordu.İkinci adım Heidegger’den geldi. Heidegger ,kendisinden ayrı bir dünya olan nesneler dünyasını “bilen” Kartezyen öznenin yerine, hem dünyada “varolan” hem de varlığıyla “dünyayı var eden” “Dasein” dediği insani varlığı önerdi.. Heidegger’e göre özne Husserl’in söylediği gibi “yöneltilmiş bilinçle” hareket etmiyordu.O varolduğu dünya ile iç içeydi.O’na Dilthey’in “yaşam bağı”na benzer bir bağla bağlıydı.Yaptıklarını düşüne taşına yapmıyor,yapması kaçınılmaz olduğu şekilde, en doğal,en olağan haliyle yapıyordu.Elini açmak üzere kapı tokmağına atması,pencereden bakması,sözlerini akıcı biçimde sürdürmesi üzerinde düşünülen şeyler değildi.Ortada ne özne vardı ne de nesne.Sadece dünya üzerinde onunla bütünleşmiş bir varlık “dasein” vardı.Bilimde ve felsefede bir ön kabul haline gelmiş “özne-nesne ayrımına” karşı çıkış “varoluşçu felsefenin” dönüm noktalarından birisi olmuştur.. Özne ,kendi ,dışındaki dünyayı yani nesnelerin dünyasını bilebilir miydi,bilebilirse nasıl bilebilirdi,bilgi nasıl edinilebilirdi.Bu sorularla uğraşan geleneksel felsefe “ontoloji” ve “epistemoloji” adıyla bilinen geniş sorgulama alanları inşa etmişti kendisine.Husserl ve Heidegger’in yaklaşımları varoluşçu psikoterapinin önemli temalarından birisini, geçmiş ve geleceği paranteze alarak “şimdi ve burada olma ve ilişki içinde var olma” temalarının ilhamını vermiştir.