Varoluşçu Psikoterapi -özet makale

Varoluşçu psikoterapi İkinci dünya savaşından sonra Avrupa’da temelleri atılan daha sonra Amerika’da yayılan özünde “varoluşçu felsefe geleneğinden” etkilenmiş ve metadolojisini bu felsefe geleneğinin temel önermelerine paralel yönde oluşturmuş bir “ruhsal tedavi yöntem ve tutumudur.”
Psikoterapi:
Psikoterapi ,fiziksel tıp bilimlerinde ki terapi yöntemlerinden farklı olarak insanlık tarihinin geç bir döneminde,ancak son yüz yıl içinde filizlenme ve gelişme olanağı bulabildi.Tıp bilimlerine koşut biçimde bilimsel olma iddiası ile şekillenen çağdaş psikoterapinin kurucusu Freud'tur.Freud ;“bilinçdışı”,”cinsel güdülenim”,” id ,ego ve süperego gibi ruhsal yapı bölümleri” , ”bastırma,inkar ve yadsıma vb. gibi psikolojik savunma mekanizmaları”, “düşlerin analizi” gibi kavram ve konuları psikoloji literatürüne sokmuştur.Freud’un psikanaliz ekolünü takip eden Hartmann ve Jacobson'un “ego psikolojisi”,”Melanie Klein’ın nesne ilişkileri kuramı” ve “Kohut’un self psikolojisi” gibi ekoller Freud’dan devir aldıkları mirasa (ki bu ekollerin kurucularının hepsi psikanaliz eğitiminden geçmiş tecrübeli terapistlerdir) yeni paradigmal açılımlar getirdiler.Bu sitede hem Freud’a hem de takip eden söz konusu ekollere ilişkin bilgi bulunmaktadır.
Tarihçe:
Varoluşçu psikoterapi,ilk kez Ludwig Binswanger ve Medard Boss isimli Avusturyalı psikanalistlerce Alman felsefeci Martin Heidegger’in varoluşçu felsefesine dayanarak oluşturuldu. "Daseinanalysis” isimli bu felsefe Amerika’nın psikanaliz çevrelerinde 1958 yılında Rollo May’in yazar ve editörlüğünü yaptığı “Existance” isimli kitabının yayınlanmasından sonra tanınmaya başlandı.May’in kitabının etkisiyle Abraham Maslow ve Carl Rogers önderliğinde gelişen Amerikan Humanist Psikoloji akımı varoluşçu psikoterapinin popüler ve önemli bir akrabası oldu. Varoluşçu Psikoterapi sıkı sıkıya tutunduğu felsefi kökenleri ve popülarize edilme yaklaşımlarına karşı gösterdiği direnç ile Humanist psikoloji ile ilişkili envai çeşit “pop psikoloji” türevlerinin dışında kalmaya özen göstererek etkinliğini sürdürmeyi başardı. Amerikalı psikiyatrist Irvin D. Yalom yazdığı makaleler ve pedagojik yönelimli hikaye ve romanlarla varoluşçu psikoterapiyi son otuz yılda tanıtan önemli bir isim olmuştur.

Varoluşçu Psikoterapi nasıl tedavi eder? Varoluşçu psikoterapi,görünürdeki nevrozun temelinde varoluşsal sorunların yattığını varsayar.Bu varoluşsal sorunları şöyle özetleyebiliriz:

  • İnsan psikolojisinin altındaki nörobiyolojik donanım,duyu organlarından iletilen girdileri anlamlı bir bütün oluşturacak şekilde birleştirmeye eğilimlidir.Bu esnada algısal bütünlükte eksik olarak ortaya çıkan,bütünlüğü bozan unsurlar dışlanır ya da tamamlanır.İnsan zekasının “anlama yönelik ihtiyacı" ve "anlam üretmeye yönelik  tutumu" kendi varoluşuyla ilgili anlamı da sorgulamasına yol açar. Ancak  insanın anlam üreten mekanizmaları  bilincin kendisini anlamsız ve kendisine karşı kayıtsız bir evrenin içine “fırlatılmış” bulmasıyla duraksar ve çaresiz kalır.Kaygı ,bu çaresiz arayış sırasında ortaya çıkan duygudur.
  • İnsan ne denli doyurucu bir hayat  sürerse sürsün sonunda ölüm gerçeğinin karşısına çıkacağını bilmektedir.İnsan hayatına değer veren,anlamlı her şey nihai bir noktada geride pek az iz bırakarak yok olmaya mahkumdur.Eğer insan yarın ölecekse neden bu gün anlamlı bir şeyler yaratmaya çalışsın ki?  İşte bu gerçek insanın zihnini kemirir ve bilinçdışına bastırılsa dahi bulunduğu yerden insanı rahatsız edecek ölçüde kaygı üretmeye devam edebilir.
  • İnsan ,yakın ve zaman zaman doyurucu ilişkiler kurabilmesine karşın diğer insanlarla arasında varoluşsal yalıtımdan ileri gelen kaçınılmaz bir mesafe bulunduğunu her zaman bilir. İnsan dünyaya yalnız gelmiş ve yalnız gidecektir.İnsanın kendisinden daha büyük bir bütünün parçası olma arzusuyla çelişen bu durum insanda derin bir yalnızlık duygusuna ve yalıtım kaygısına neden olur.
  • İnsan ,hayatında kendisine yön verecek ,yol gösterecek yapılandırılmış bir hayat içine doğmadığı şeklindeki “zeminsizlik bilgisi”ne sahiptir.Hayatına şekil vermekte özgürdür ve yaptığı seçimlerin bütün sorumluluğunu üstlenmiştir.Sartre,bu durumu “varoluş özden önce gelir” sözüyle ifade etmiştir.İnsan önce varolur sonra verdiği kararlarla özünü oluşturur. İnsanın çektiği sıkıntı omuzlarındaki bu ağır yükle ne yapacağını bilemeyişindendir.

Varoluşçu psikoterapi bahsedilen bu kaygılarla ,terapötik ortamı içerisinde “şimdi ve burada” yüzleşilmesini sağlamayı hedefler.Terapist hasta ilişkisi; psikanalitik yöntemlerde geçerli olan “otoriter ,hastanın arzularını doyurmaktan özenle kaçınan ,nötr duygu durumlu terapist” ile “hasta” ilişkisinden farklıdır.Terapi sürecinde,iki bilinçli varlığın kendilerini birbirlerine samimi biçimde açtıkları ve bu suretle suni olmayan otantik bir ilişki biçimi yaşantılamayı denedikleri,özne nesne ayrımın asgariye indiği  bir terapötik bir ittifak  kurmak hedeflenmiştir. Tedavi sürecinde çaresi olmayan gerçeklerin kabullenilmesi ,hastanın konuşlandırdığı nevrotik savunma düzeneklerinin yerine “otantik ve yapıcı” savunma ve etkinliklerin konulması hedeflenir.