Uygarlığın son demlerinde içgüdüsel yaşamın durumu
Trafiğe çıktığımda muhakkak sıkıldığım bir şeyler oluyor.İşe,okula giderken sorunsuz bir yolculuk yapanımız azdır.Birbirini olur olmaz sollayan araçlar,arabanın arkasına yaklaşıp flaşör yakanlar,ön camların ardında sinirli bir ifadeyle size bakan yüzler ,pencereyi açıp bağıran,el kol hareketleri yapanlar,otobüslerde,tramvay ve metrolarda itişip kakışmalar… Nihayetinde gitmek istediğimiz yere vardığımızda stres yüklenmiş oluyoruz.Bu konu üzerinde muhakkak düşünmüşsünüzdür.
Sorun ulaşım alt yapısındaki sorunlar ve sürücülerin eğitimsizliğine bağlanabilir belki. Ancak yolları yenilemenin de ,eğitim müfredatına yeni dersler koymanın da doğrudan ve yeterli bir çözüme katkı sağlayacağını düşünmüyorum. Konuya trafikte yaşadığımız sıkıntı ile girdim. Ancak sıkıntımızı kamuya açık alanlarda gerçekleşen insani etkileşimlerimizin tümüne ve hatta eş-dost-ahbap ilişkilerine genişleterek düşünebiliriz..
Sezgilerim beni sosyal ilişki kurma tarzlarımız dolayısıyla yaşadığımız bir sürü sorunun aslında dikkatsizlik,eğitimsizlik ve ekonomik yetersizlik ile açıklanamayacak derin-ruhsal bir karşılığı olduğu fikrine doğru yöneltiyor...Son zamanlarda okuma fırsatı bulabildiğim Freud’un 1929 yılında yazdığı “uygarlık ve hoşnutsuzlukları” makalesinin verdiği esinle “uygarlığın nimetlerini ve uygarlık karşılığında ödenen ruhsal bedelleri” analiz etmeye çalışacağım. Bu analiz büyük bir ihtimal ile zamanın ruhuna(zeitgeist) tutunmaya çalışan içgüdüsel yaşamı ortaya koyacak. İnsan davranışlarının bu içgüdüsel yaşantıdan muaf olmadığını biliyoruz.Ve sosyal ilişkilerimiz de büyük ölçüde dürtüsel yaşantılarımız arasındaki koşutluktan kaynaklanıyor ,tıpkı sorunlarımızın içgüdüsel ihtiyaçlarımızın çatışmasından kaynaklandığı gibi…
Uygarlık ve içgüdüsel yaşam
Freud'a göre , insanın kazandığı başarıların altında uygarlık yatar.Uygarlığın gelişimi sürecinde içgüdüsel güçlerin (cinsel ve saldırgan dürtülerin) pek az doyurulması ve çoğunlukla toplum faydasına olacak şekilde bastırılması ya da kabul edilebilir hedeflere yöneltilmesi yani yüceltilmesi gerekir.Bu esnada insanın maddi refahı artmaktadır.
Saldırgan dürtülerin diğer insanlara yöneltilmemesi “dinler” ve “ahlaki değerler” in baskısı ve nihai olarak vicdan duygusu şeklinde içselleştirilmesi ile mümkün olur.Freud bu içselleştirilmiş ahlaki varlığa “süper ego” demektedir. İlkel insan yağmaya ,cinsel olarak rıza gösterilmeden nesnesine yanaşmaya ve çıkarları açısından tehlikeli bulduğu hemcinsini öldürmeye meyilli iken, uygar insan “komşusunu da en az kendisi kadar sevmesini” telkin eden vicdanı ile baş başa yaşar.
Yine,cinsel ilginin aynı yöntemlerle sınırlandığını biliyoruz.Cinsel ilginin karşı cinse duyulan ilgi ile sınırlanması , tek eşlilik öğretisi, çeşitli cinsel doyum biçimlerinin sapkın (fetiş) görülerek kınanması ya da yasaklanması,cinsel organların özel ve çirkin oldukları düşüncesi,cinsel yönden esasen uyarıcı bir çok beden salgısının tiksinti uyandırıcı olarak algılanır hale gelinmesi bu kısıtlamaları göstermektedir.Bu esnada libidinal güçler orijinal nesnelerinden ayrılarak yüceltiliyor ve cinsel ilgi “toplumsal ilgi” ye dönüşüyor.
Toplumsal ilgi ise “ait olduğu topluma veyahut insanlığa hizmet etme” şeklinde bir anlayışla kendisini gösteriyor.Dolayısıyla ,çalışanlar çalıştıkları şirketler, öğrenciler ise gittikleri okullar ile kendilerini bir bütün hissediyor ve gurur duyabiliyorlar.
Psişenin ekonomisi ile uygarlığın yaptırımları arasındaki ilişkiyi göstermeye çalıştıktan sonra şimdi uygarlığın bedelinin ne olduğunu sorabilir ve tam tersine uygar olmamanın da yaşamımızı nasıl etkilediğini çevremize bakarak düşünebiliriz.
Uygarlığın faydası kuşkusuz toplumsal ilginin ön plana çıkması ile yaşam emniyetinin tesisi ve maddi refahının artışıdır.Peki bedeli nedir?
Uygarlığın bedeli
Dünyada uygarlığın yeterince gelişmiş olduğu ve halen gelişmekte olduğu ülkeler bulunmakta. Uygarlığın gelişmiş olduğu ülkelerde yüceltme kanallarının tam olarak kullanılabilmesi ve cinsel dürtülerin doğrudan doyum bulabileceği kanalların açılması (evlenmenin –boşanmanın kolay olması ve kişinin istediği türde cinsel bir partneri daha kolay bulabilmesi,çok sayıda partner bulabilmesi,seks endüstrisi vb.) cinsel dürtülerin bastırılma oranını azaltmakta.Dolayısıyla uygar ülkelerin insanlarının cinsel içgüdüler söz konusu olduğunda ruhsal açıdan daha huzurlu , daha doyumlu olduğunu söyleyebiliriz.
Saldırgan dürtüler açısından olaya bakmaya çalışalım. Uygar ülkelerde doğrudan saldırganlık hukuk ve emniyet tedbirleri ile oldukça kısıtlanmıştır. Tarihin sonu ve son insan” isimli sansasyonel kitabın yazarı Francis Fukayama , Hegel’in “efendi-köle diyalektiğinin” çağlar içinde yaptığı yolculuğu ve günümüzde dönüştüğü hali başarıyla inceliyor.Fukuyama’ya göre savaşların azaldığı ve burjuva cumhuriyetlerinin kurulduğu modern zamanlarda, ülkeler arasındaki yarış “asker ve silahlanma” üzerinden değil daha çok “milli gelir ve kredibilite” üzerinden yürütülüyor. Geçmiş hükümdarlar ve soylular ise yerlerini büyük holdinglere ve dolar milyoner-milyarderlerine bıraktılar.
Yaşadığımız zaman bu ise bu zamanın insanının ruhunda içgüdüsel düzeyde ve saldırganlık cenahında karşılığı ne olmaktadır?
Görünen odur ki, artık biriken saldırganlık büyük ölçüde ekonomik rekabet üzerinden boşaltılmaktadır. Kapitalist toplum tüketme arzusuna sahip bireyler yaratmaktadır. Bir bireyin tüketim kabiliyeti göreli olarak diğerinden az veya çok olabilir.Bu kabiliyetten duyulan övünç ve statü farkının yarattığı kibir-küçümseme ile karışık haz duygusu saldırgan duyguların açıkça boşaltılmasına işaret etmektedir.Bu yine açıkça büyük ve lüks bir evin sadece bir ev ,kocaman bir jipin ise diğer taşıt araçları gibi bir taşıt olmadığı,aslında “fallik-intruzif” -“saldırgan bir nesne” olduğu anlaşılmaktadır.
Marksist ideolojinin kapitalizmi eleştiri konusu olan “artı değer sömürüsü” denilen sonucunda sömürülen maddi açıdan haksızlığa uğratılmakta ve sınıfsal olarak da ezilmektedir.Bu tabirler,bir sınıfa (işçi) diğer bir sınıf (burjuva) tarafından şiddet ve eziyet uygulandığının saptandığını göstermektedir.Marksizm ruhsal değil ekonomik bir öğreti olduğundan saldırganlığın kendisinden çok maddi sonuçları ile ilgilenir.Ancak psikanaliz olumsuz sonuçların ekonomi ile sınırlı olmadığını ortaya koyar.Maddi refahın azalmasının yanı sıra ruhen çöküntüye yol açan travmatik ruhsal saldırılar da söz konusudur.Üstelik bu saldırı sınırları belirgin biçimde birbirinden ayrılmış sınıflar arasında gerçekleşmez günümüzde.Burjuva sınıfının içinde de kıyasıya bir tüketim , tüketimin belirlediği statü yarışı ve bu yarış üzerinden saldırganlık boşaltımı söz konusudur.
İşte doyumun ve doyumsuzluğun başlıca kaynağı.Ekonomik seviye “statü endişesi” üzerinden saldırganlık dürtülerinin boşalmasında bir sübap görevi görmekte.
Saldırganlığın boşaltılmasının diğer bir kaynağı ise ülkeler arasında önemi giderek azalsa da milliyetçiliğe dayanan rekabet ortamı ve bunun politik yansımaları olmakta.Bir grup insan eğer karşısında güçlü bir düşman yaratabilirse kolayca birleşebilir. 19. ve 20. yy da saldırganlığın bu türlü boşaltımı “uygarlığın kendisini onarılması güç biçimde tahrip eden bir şey olduğu” için milliyetçilik gözden düşürüldü.Önce güçlü Amerikan , Alman ve Rus devletlerinin federal bir yapı içinde bir araya geldiğini ,sonra Avrupa birliği adı altında Avrupa ülkelerinin birleştiğini gördük.Yine de ekonomik saldırganlığa (yeni emperyalizm) maruz kalan azgelişmiş ülkelerde milliyetçilik “karşı saldırı potansiyeli taşıyan” bir unsur olarak prim yapmaktadır.
Spor müsabakaları ve bu esnada yapılan fanatik düzeydeki taraftarlık başta olmak üzere her tür taraftarlıkta saldırganlık dürtülerinin izlerini bulabiliriz. Özellikle futbol maç sonlarında havaya sıkılan kurşunlar ve çekilen kesici aletler saldırganlığın ruhsal düzeyden (maçı kazanan tarafın rakip takım taraftarının üzüntüsünden aldığı sadistik zevk ve sözlü sataşmalar-aşağılamalar ile yapılan saldırganlık) fiziksel düzeye kaymasının ne kadar kolay gerçekleştiğini gösteriyor.Televizyonda yapılan ödüllü yarışmalar ,”reality show’lar” insanların birbiri ile rekabet etmek üzere açtığı kanallar sayesinde saldırganlığı boşaltmaktadır.Bu şovlara katılanlar kadar televizyon başında izleyenler de katılımcılar ile özdeşleşerek onlarla birlikte kazanma-kaybetme duyguları yaşamaktadır.