VAROLUŞSAL BİR SORUN, ÖLÜM : GÜNEŞE BAKMAK,ÖLÜMLE YÜZLEŞMEK (IRVIN YALOM)

Psk.Hatice Zahide Çetinkaya

Le soleil ni la mort ne se peuvent regarder en face.
“Güneşin yada ölümü yüzüne doğrudan bakamazsınız.”


François De La Rochefoucauld,Özdeyiş 26

Herşeyin yok olduğu , yok olmaktan korktuğumuz , ama yine de yok olmanın ve korkunun varlığında yaşamamız gerektiği gerçeği hayatın en apaçık gerçeklerindendir.Stoik felsefeye inanlar, ölümün hayattaki en önemli olay olduğunu söyler. İyi yaşamayı öğrenmek iyi ölmeyi öğrenmektir; ve bunun tersine iyi ölmeyi öğrenmek iyi yaşamayı öğrenmektir.Cicero “Felsefe yapmayı ölüme hazırlanmaktır” . Sennecca ,“Vazgeçmeye hazır ve istekli olanlar dışında hiç kimse hayatın gerçek tadını alamaz.” Saint Agustine ise “İnsanın gerçek benliği ancak ölümün karşısında doğar” .Ölümün hayatın en önemli olayı olduğuna diar bir örnek olarak Babil kahramanı Gılgamış, arkadaşı Enkidu’nun ölümü karşısında “ Sen artık karanlıklar içindesin ve beni duymaz oldun.Ben de öldüğümde Enkidu gibi olmayacak mıyım? Yüreğim umutsuzluk içinde .Ölümden korkuyorum.” Şeklinde ıstırabını ve çaresizliğini dile getirmiştir.

Gılgamış hepimiz adına konuşuyor.Onun ölümden korktuğu gibi hepimiz korkarız-her erkek,kadın ve çocuk ölümden korkar.Bu bağlamda bazılarımız ölümle ilgili açık ve bilinçli bir anksiyete yaşarken, bazılarımız için ölüm korkusu bütün mutluluk ve sevinclerimizi engelleyen bir dehşet haline gelir.Yani kimilerimiz için ölüm korkusu genelleşmiş bir huzursuzluk şeklinde kendini gösterir yada başka bir psikolojik bozukluk kılığına girer,öyle ki ilgisi olmayan semptomlarla ifade edilir.

Her anı ölümün farkında olarak yaşamak hiç kolay olmayacaktır.Bu,güneşe dosdoğru bakmaya benzer; daha fazla dayanamazsınız.Belki de Platon’un söylediği gibi benliğimizin en derin noktalarına yalan söyleyemeyiz.Bizimle birlikte, bilinç zarının hemen altında uğuldayan ölüm; endişelerimizin,streslerimizin ve çatışmalarımızın kaynağıdır. Çünkü ölmek hayatın yanlız yapılan tek olayıdır. Ancak insanoğlu hayatı dehşete düşmüş bir şekilde geçiremeyceği için korkuyu yumuşatacak yöntemlere başvurur.Yalom’un bu korkuyla mücadelesinde “ Ölümün fizikselliği bizi yok etse de, ölüm fikri bizi esirger.” derken ölüm fikri insanı yeni arayışlara,uyanışlara ve hayata şefkatle yeniden hayata bağlanmaya sevk ettiğini, hatta öyle ki  ölüm fikrinin dehşeti hafifletmekle kalmayıp hayatı zenginleştireceğine olan inanci çok güçlüdür Yalom’un.

Varolmanın Farkına Varmak

“Gerçekte yaşayan varoluşumuz bu sonsuzluğun farkında olarak veya olmayarak hep içindedir.”
                                                                                                                    Gariplerin Kitabı
                                                                                                                         (Ian Dallas)

Şeylerin nasıl olduğu ile yanlızca var olmaları arasında önemli bir fark vardır.Heidegger bunu iki tarz varoluş şeklinde ifade eder: gündelik ve ontolojik varoluş. Kişi var olmanın farkına varmakla gündelik varoluştan ontolojik varoluşa doğru yol alır.Gündelik bir tarza gömüldüğünüzde fiziksel görünüş,mülkiyet veya saygınlık gibi çabucak unutulan dikkat çelicilere odaklanırken öte yandan ontolojik tarzda yanlızca var oluşun, ölümlülüğün ve hayatın diğer değişmez özelliklerinin daha fazla farkına varmakla kalmaz,anlamlı değişiklikler yapma konusunda daha heyecanlı ve hazır olursunuz.


Okuduğum  bir eserde kitabın kahramanı anlam arayışını ve varolma çabasını  şöyle ifade ediyor:
Özlem.Ama neyi özlediğimi bilmiyorum.Canımın çektiği şey ne bir kimse ne de bir nesneydi.Tanımlayabileceğim hiç bir biçimi,adını koyabileceğim hiç bir sıfatı yoktu,ama o olmadıkça ben noksan kalıyordum.Bu bilmediğim şey içimi alt üst ediyor,beni tedirgin kılıyor,Hayatım olarak bildiğim herneyse beni ondan uyandırıyordu,çünki özlediğim şey içerisinde öyle keskin ve tatlı öğeler barındırıyordu ki bugüne kadar tatmış olduğum meyvalardan farklı idi.Ve sonra anladım ki benim özlediğim şeyi Dükay biliyordu; o nereye gitmişse,ben de oraya gidebilirdim.Yolculuk o bomboş odada, hiç kıpırdamadığım bi an içinde başlamıştı.”


  Ian Dallas’ın çok derinlerden gelen ifadeleri gibi herkesin kendine göre bir özlemi,arayışı veya kaçışı var, çünki varoluşları problem oluşturan tek yaratıklar biz insanlarız.Kişi hayatındaki anlam arayışı ile ontolojik bir varoluşun izini sürmekte. Kimisi doğumla başlayan hayat yolculuğuna ölümle devam edeceği bilinciyle tekliğe-kozmik bütünlüğe hasretinin bir tezahürü olarak ölmeden önce ölüm gerçeğini deneyimliyor.Kimisi de bu ölüm gerçeğinin dehşetinden kaçış olmadığını idrak ederek=uyanarak daha anlamlı bir hayat yaşamaya doğru uyanıyor.. Tıpkı Tolstoy’un kahramanı Ivan İlyinç’in uyanışı gibi.

Hayatın Sonunda Uyanmak:

Orta yaşlı, bencil,kibirli bir bürokrat olan Ivan İlyinç ölümlü bir hastalığı olduğunu ve dinmek bilmez bir acıyla öleceğini öğrenir.Ölüm yaklaşırken kendisini bütün hayatı boyunca saygınlık,görünüş ve parayla meşgul olarak ölüm kavramına karşı koruduğunu fark eder.Kendisini iyileşeceğine dair temeli olmayan umutlar vaad edilmesinden herkese öfke duyar.


Sonra en derin noktasıyla yaptığı şaşırtıcı bir konuşmanın ardından kendine gelerek çok kötü yaşadığı için bu kadar kötü bir şekilde öldüğü gerçeğini görür.Bütün hayatı yanlıştır.Hayatını tren vagonlarında olduğu gibi ,o ileri gittiğini sanarken geriye gitme deneyimine benzetir.Kısacası varolmanın farkına varır.


Ölüm hızla yaklaşırken,hala zamanın olduğunu görür.Yanlızca kendisinin değil,yaşayan herşeyin ölmesi gerektiğinin farkına varır.Kendisi için yeni bir his olan merhameti fark eder.Başkaları için şefkat duymaya başlar:elini öpen küçük oğluna, hizmetkar çocuğa ve hatta ilk kez genç eşine.Neden olduğu acı için onlara üzülür ve sonunda acı içinde değil, yoğun merhametin huzuruyla ölür. İvan İlyinçin hayatının sonundaki muazzam değişimi Jung kenine has uslubuyla ne de güzel ifade ediyor: “Kendindeki ötekini özümsemis olan insan aynı kalamaz ; dünya görüşü ve modelinde, dolayısıyla da yaşaminda sarsıcı bir değişim kaçınılmazdır.”

Kişinin uyanışı ile sıradan tarzdan çıkararak ontolojik tarza girmesini sağlamak için genellikle yaşamsal veya geri dönüşü olmayan deneyimler gerekir.Bu duruma “uyanma deneyimi=idrak etme” diyebiliriz.Ahmet Ada’nın “Varoluşun anlamını kavramadan/Geçip gider parlak günler.Kendini hazırla./Çiçeğini açan,yaprağını döken göğe”   mısraları ölümü varoluşun ontolojik boyutunu ironik bir dille ifade eder.           

                     
Spinoza ”Her şey, kendi varoluşu içinde sürüp gitmeye çabalar.” , özdeki varoluşçu çatışma ölümün kaçınılmazlığının farkında olmayla, varolmaya devam etme arzusu arasındaki gerilimdir. Bu insanın temelinde yolunu kaybetmiş ve hiçbir zaman dinmeyecek olan bir varoluşsal panik çatışmasıdır.Peki varoluşsal panik ölüm anksiyetesine karşı bir nevi uyanma deneyimi olan yas nasıl bir etki uyandırıyor kişi de?Buna güzel bir vaka olarak  Alice’in yas deneyimini inceleyebiliriz.

Alice: Sonsuza dek Fanilik

Eşi Albert’ın kaybıyla ve huzurevine gitmek zorunda kalmayla baş eden Alice,yas olayıyla kendi ölüm korkusunun üstünü açıyor.
Alzheimer hastası Albert’ın vefatından sonra ,arkadaşları ve ailesi kendi hayatlarına geri dönünce Alice boş evle karşı karşıya geldi ve yeni bir korku hissetmeye başladı. Gece eve bir yabancı girmesi fikri onu korkutuyordu.Alice kocasının yokluğuyla kendini korumasız hissediyordu.Kocası birkaç yıldır fiziksel olarak aciz durumda olsa da sırf varlığı bile güven hissi veriyordu.Sonunda bir rüya Alice’in hissettiği dehşetin kaynağını anlamasını sağladı.

“Bir havuzun kenarında oturuyorum,ayaklarım suyun içinde.Birden korkmaya başlıyorum,çünki suyun içinden bana doğru gelen büyük yapraklar var.Bacaklarıma sürtündüklerini hissediyorum-ığğğ....onları düşünmek şimdi bile ürpermeme neden oluyor.Siyah,büyük oval biçimliler.Yaprakları uzaklaştırmak için ayağımla dalga yapmaya çalışıyorum,ama ayaklarım kum torbalarıyla aşağıya çekiliyor.Belki de kireç torbalarıydı.”
“Burada paniğe kapılarak uyandım.Rüyaya geri dönmemek için saatlerce uykuya direndim.”
“Kireç torbaları?Bunun senin için ne anlamı var?” diye sordum.
“Gömülme,” diye cevap verdi.”Irak’ta toplu mezarlara kireç atmıyorlar mıydı?Hani veba sırasında da Londra’da kullanmışlardı.”
Demek eve giren davetsiz misafir ölümdü.Kendi ölümü.Kocasının ölümü onu ölüme karşı savunmasız bırakmıştı.
“Eğer o öldüyse ben de ölebilirim.Ben de öleceğim.”


Alice eşinin vefatından sonra huzurevine çıkmaya karar verdi.Artık Alice’nin zihni yanlızca eşyaları elinden çıkarmayla meşguldu.Mobilyalar,hatıralar,antika enstrüman koleksiyonuyla dolu dört odalı bir evden küçük bir odaya taşınması pek çok eşyasından kurtulmak zorunda olması anlamına geliyordu.En zor seçim ise Albert’la hayatları boyunca toparladıkları müzik aletlerini ne yapacağıydı.Üzüntüsü hatırası olan eşyalarına onun gibi değer vermeyecek insanlara dağıtalacağıydı.Ve son olarak kendi ölümü çelloya, flütlere ve daha pek çok şeye gömülü olan zengin hatıraları tamamen silecekti.Geçmişi onunla birlikte yok olacaktı.
Ve evi boşalırken Alice’in kendisi de acılı ve evinden ayrılmaktan nefret eden bir duldu.

Hayatın bir geçit töreni olduğunu söylüyordu kendi kendine!Faniliğin her zaman farkındaydı.Şimdi kendisinin fani olduğunu,daha önceki sahipleri gibi kendisinin de o evden geçip gittiğini gerçek anlamıyla fark ediyordu.Eşyalarından vazgeçmek ve taşınmak,bol mobilyalı ve halı kaplı hayatın sıcak ve rahat yanılsamasıyla kendini örten Alice için bir uyanma deneyimiydi.Artık eşya bolluğunun onu varoluşunun çoraklığından koruduğunu öğrenmişti.Alice de hayatın süssüz iskelesini ve aşağıdaki hiçliği görmütü.


Alice’in hikayesi,kocasının ölümü ile kendi ölüm anksiyetesinin ortaya çıkışıyla sonuçlandı.Önce dışsallaştırdı ve eve izinsiz girecek birinden duyulan bir korkuya dönüştü;sonra bir kabus haline geldi;ardından yaşadığı yas sırasında “eğer o ölebiliyorsa ben de ölebilirim”, farkındalığna varmasıyla daha açık bir hale geldi.Bütün bu deneyimlerin yanı sıra değer verdiği onca şeyin,anı yüklü eşyaların kaybı onu ontolojik tarza yönlendirdi;bunun sonucunda da anlamlı kişisel değişimler yaşadı.  Bunun yanında bu iyilik halinde rol oynayan başka bir etmen vardı:özgürleşme hissi.Mobilyalarını bırakmak onun için büyük bir kayıp olduğu gibi büyük bir rahatalama da sağlamıştı.Onları bırakmak kozadan çıkmak gibiydi.Seksen yasında yeni bir hayat ve yeni bir başlangıç olan kendine has bir odası olan yeni bir Alice.


Bunun yanında ölüm anksiyetesini arttıran diğer bir unsur ise yaşanmamış bir hayata duyulan özlem yada yaşanmamışlağa karşı derin bir pişmanlık.Julia içinde yaşattığı tertemiz hayallerini yaşamak zorunda olduğu dünyada gerçekleştirememişti, yetenekli bir ressam olacağına inanıyordu.Ancak resimlerini hep tamamlamadan rafa kaldırıyordu.Terapistiyle olan görüşmesinde saçma bir hayat yaşadığının farkına vardı.Bir kaç seans sonra üzüntüsü,korkulu davranışları çözüldü,hayatını yetersiz ve tatmin edici olmayan şekilde yaşamasıyla doğrudan mücadele etmeye başladı.


Terapisti:”Ölümün tam olarak nesinden korkuyorsun.”
Julia’nın yanıtı: “Yapmadığım herşey “
Bundan daha farklı bir örnek olarak hayatının en verimli çağında mücadelesini verdiği ölümle yüzyüze gelmede erken davranan Slyvia Plath 31 yaşında hayatına kendi elleriyle son vermeyi tercih etti .Ölümünden önce geride bıraktığı son yazısı “ sırça fanusun içinde ölü bebek gibi tıkanıp kalmış biri için dünyanın kendisi kötü bir düştür.”

Başka bir deyişle hayat ne kadar yaşanmamışsa ölümden o kadar korkarsınız.

Epikouros:Her zaman ve her yerde var olan ölüm korkusu  

Öz-farkındalık büyük bir armağan,hayat kadar değerli bir hazinedir.Bizi insan yapan şeydir.Ama bedeli çok ağırdır ölüm-lülük yarası.Varoluşumuz,büyüyüp gelişeceğimiz ve kaçınılmaz bir şekilde ölüp yok olacağımız bilgisiyle gölgelenir.İnsanoğlu bu gerçekle nefes alıpverdiği müddetçe hep yüz yüzedir.Peki insanoğlu bu gerçek acısını nasıl hafifletir?Yüzyıllardan beri insanlar bu gerçeği hafifletmek için fikrin gücüne sığınmışlar.Epikouros felsefesinin asıl misyonu ise insanı acıdan kurtarmak olduğuğuna vurgu yapıyor.Epikourus, kaçınılmaz ölümün verdiği ürkütücü düşünce hayattan zevk almayı engellediğinde ve bütün zevklere müdahale ettiğinde ısrarcıydı.Hiçbir etkinlik ebedi hayat özlemimizi tatmin edemediği için aslında hiçbir etkinliğimiz özünde ödüllendirici değildir.Bu fikirler maddi olmayan fikirler gibi görünseler de fikirlerin bir gücü vardır.Yüzyıllar boyunca pek çok düşünür ve yazarın içgörüleri bizim ölüm anksiyetesiyle baş etmemize ve hayata anlam kazandırmaya yardımcı olmuştur..Yalom’un kendi ölüm anksiyetesini hafifletmede ve hastalarıyla çalışmada çok yararlı bulduğu üç iddası:

1.Ruhun Ölümlülüğü
Epikouros ruhun ölümlü olduğunu ve bedenle birlikte yok olduğunu söyler.Eğer biz ölümlüysek ve ruh yaşamaya devam etmiyorsa ölümden sonraki hayattan korkmamız gereken bir şey olmadığında ısrar etmiştir.Herhangi bir bilinç belirtisi,yitirilen hayat için duyulan pişmanlıklar yada tanrılardan korkacak bir şey olmayacaktır.
2.Ölümün Nihai Hiçliği
Ruh ölümlü olduğu  ve ölümle birlikte dağıldığı için ölümün bizim için hiç bir anlamı olmadığını ileri sürer.Dağılan şey algılanmaz ve algılanmayan şey bizim için bir hiçtir.Başka bir deyişle benim olduğum yerde ölüm yok;ölümğn olduğu yerde ben yokum.
“Algılamamızın mümkün olmadığı ölümden neden korkalım ki.”Çünki ölü olduğumuz için hiçbir şey bilmeyeceğiz.
3.Simetri İddiası
Ölümden sonraki var olma durumumuzun doğumdan önceki durumumuzla aynı olduğunu savunur.Büyük Rus Romancı Vilademir Nobokov Konuş:Bellek otobiyografisinde “Beşik büyük bir boşluğun üzerinde sallanırken sağduyum bana varoluşumuzun iki karanlık sonsuzluk arasında kısa ışık yarığı olduğunu söylüyor.İkisi de birbirinin aynı olmasına rağmen insan bir kural olarak doğum öncesi boşluğu,gitmekte olduğu boşluktan daha sakin bir şekilde karşılıyor,satte 4500 kalp atışıyla.”


Kişisel olarak katılmadığım ve kritiğini yapmak istediğim nokta Epikouros’un fikirleri ne kadar yatıştırıcı olsa da bana göre yerinde bir çözüm değiller.Yok olmaya yüz tutmuş bedenin partikülleri içinde Heidegger’in ifadesiyle ne yapılırsa yapılsın tatmin olmayan bir ruh var.Ne kadar bilincinde olmasak da ölümün,sonu belli olamayan şey her zaman ürkütücüdür çünki insan sonunu bilmediği şeyden korkar,tıpkı ölümün kendisi gibi. Yani bu nihai fikirler insanı rahatlatsa da ölüm gerçeğini ortadan kaldırmıyor.Madem ölümle halen yüz yüzeyim, o halde  kendimi oyalamaya çalışmam gerçekçi ve kesin bir çözüm olmadığını deneyimliyorum kendi benliğimde.

Dalgalanma:
Benim adım Ozymandias,Krallar Kralı
Yaptıklarıma bak,ey insan ve kederlen.”

        İyi davranışlar insan ölümüne kadar eşlik eder ve dalgalanarak sonraki kuşaklara aktarılır.Yalom kendi hayatında ve danışanlarıyla bu fikri çok etkili bir şekilde kullanıyorlar ve ciddi bir huzur duyuyorlar.Bu uyarılım kendi mahiyetinde müthiş bir sinerjidir. Yani farkında olmasakta  geride kendimizden birşeyler bırakabileceğimiz fikri,insanın faniliği ve sonlu oluşundan kaçınılmaz bir şekilde anlamsızlığın doğduğunu idda edenlere karşı etkili bir yanıt,kendinin farkında olan diğer özlerle bağlantıyı ifade eder;bu olmadan dalgalanma mümkün değildir.       
            Müthis bir şekilde etkilendiğim bir husuta bir gün bu hayatın geçmişim gibi elimden kayıp gidiyor ve bir daha geri getirilemiyor oluşu beni şu anıma ve geleceğime daha da bir bağlıyor.Tıpkı ölümünde bir daha bu hayatı yaşamayı mümkün kılmayacağı gibi.Hayata değer vermenin yolu,başkaları içi şefkat duymanın yolu her şeyi en derin şekilde sevmenin yolu bu yaşantıların sonunda kaybolacağının farkında olmaktır.

         Bir noktada aynı fikri zemini paylaşan Yalom ve Jung’a  kritiğini yapmak istediğim nokta: “Tüm benliğimiz ve düşüncelerimizle bu dünyaya bağlıyız” fikri bana okuduğum bu kitaptaki neredeyse herşeyi anlamsız kılacak kadar güçlü bir ifade.Eğer ki herşeyimle buraya bağlı isem sadece dünyaya fırlatılmış olmamın ve ölümü tek başıma yaşayacak olmamın karşısında duyduğum dehşetin kaynağı ne?Bilincim ölümü hissetmeyecekse ben niçin ölümden tüm beliğimle korkuyorum?


Bir insan ve bir psikoterapist olarak son derece değerli bir insan olan Irvin Yalom’un şeffaflığı, samimiyeti ve açıklığından etkilendiğimi itiraf etmeliyim.Öncelikli olarak terpistten evvel sıradan bir insan olduğunu unutmadan, terapistin diplomaları–eğitimleri karşındaki insana karşı kendini üstün kılmıyor oluşu çok erdemli bir yaklaşım.Danışana aynı endişeleri yaşadığımızı ve aynı süreçlerden geçtiğimizi gerekli yerlerde,danışana faydalı olacağına inandığımız noktada bizim de ızdıraplarımız olduğunu iyi bir model olarak ifade etmek bana çok insani ve anlamlı geliyor.Terapistin başaklar gibi içi doldukça başakların yüzünü toprağa eğmesi gibi insanlar karşısında insanlardan bir insan oluşu çok anlamlı.


Referanslar

  1. Jung C.G., Dört arketip,Metis ötekini dinlemek,sf.12
  2. Plath S.,Sırça Fanus,Can yayınları,sf. 272
  3. Dallas I.,Gariplerin Kitabı,Şule yayınları,sf.119
  4. Dallas I.,Gariplerin Kitabı,Şule yayınları,sf.18
  5. Yalom I. Güneşe bakmak,ölümle yüzleşmek, Kabalcı yayınları
  6. Yalom I., Varoluşçu Psikoterapi, Kabalcı yayınları, s.19
  7. Onaran M.Ş.,Ahmet Ada’nın Şiirinde Zamanı Yorumluyan Anlam Katmanları,Varlık    Dergisi s.56
  8. B. Spinoza, akt. M. de Unamuna , The tragic Sense of Life , çev. J.E. Fillich (New York: Dover 1954), s.6
  9. Dallas I.,Gariplerin Kitabı, Şule yayınları, s.121
  10. François De La Rochefoucauld,Özdeyiş 26
  11. Cicero, akt. M. Montaigne,The Complete Essays of Montaigne, çev. Donald Frame ( Stanford: Standford University Press, 1965), s.56
  12. Seneca,akt. Montaigne,Complete Essays, s.61
  13. St. Agustine, akt. Montaigne, Complete Essays,s. 63
  14. Jung C.G., Dört arketip,Metis ötekini dinlemek,s.15