İnsan ıstırabının kaynağı
İnsan neden acı çekiyor?
Ve bu acı bir şekilde sonlandırılabilir mi?
Yirmili yaşlarda bu sorunun yanıtını düşünürdüm.Ama bu günkü gözle verebileceğim cevabın çok çok uzağındaydım...Öncelikle çok gençtim ... İçimdeki sıkıntıların,açmazların gerçek nedenlerini görmekten çok uzaktım.
Çevremdeki insanlar tarafından "anlaşılamadığıma dair” duyduğum his bunaltı duygusunun sebeplerinden birisiydi...
Bir ikincisi hayatımın eksenine yerleştireceğim,varlığını duyumsayıp güç alacağım gerçek anlam ve hedefleri belirlemekte duyduğum güçlüktü...
Ne istiyordum? Başarılı oldukları herkesçe kabul edilen insan prototipine benzemek mi? Yaptığım iş her neyse ,onu iyi yapmak mı?Çok veya yeterince para kazanmak mı?Hayatın maddi doğasından olabildiğince çok haz almak mı?Yoksa tam tersine manevi hazların dünyasına dümen kırmak mı?
Bir ara dinsel bir arayışım oldu.Bu dünyada gerçekleşecek maddi bir başarının nihayetinde fazla bir öneminin olmadığını düşünmeye başladığımda, sırtımda ağırlığını hissettiğim yükün uçup gittiğini hissettim..
Gelgelelim, dinin günün beş vaktine yayılan sıkı ve fazlasıyla şekilci pratiği,inanç sisteminin mutlak doğrularının kabulüne ilişkin zorlama,kurcalandığında imanın uçup gitmesine vesile olacak bir sürü çelişki taşıyan metin ve dinsel referanslı söylemlerin içinde barındırdığı hemen her zaman rahatsız edici ölçülere ulaşan şiddet unsuru, kadın erkek eşitsizliğinin olağan karşılanarak sessizce onaylanması ,bir yandan keyif alarak sürdürdüğüm modern hayat tarzının tehlikeye düşmesi vb. sorunlar beni böyle bir yolun da pek bir doğru yol olmadığını düşünmeye sevketti....
Peki doğru yol neydi?
İçinde yaşadığımız toplumsal sistemde çok ciddi bir sorun mu vardı?
O kadar az şey biliyordum,ezbere öğretilmiş bir sürü bilgiyle o kadar az düşünebiliyordum ki önüme çıkan ve beni etkileyebilecek her güçlü akımın etkisine açıktım...
İyi ki böyle bir şey önüme çıkmadı...Özellikle alkol ve uyuşturucu çekimine kapılmadım...
Dünya hakkında ,sorunlarım hakkında uzun uzadıya düşünecek zamanım yoktu...Meslek sahibi olmalıydım.Sınavlara hazırlanmam gerekiyordu...Tıp Fakültesi ve yoğun ders programı tüm zamanımı alıyor ve kendisini sorunlarıma karşılık gelen nihai çözüm yolu olarak ortaya koyuyordu...Oysa bir uygulayıcısı olmaya hazırlandığım tababet sanatının , “sosyal bir hizmet alanıyla” verimsizce sınırlandırılmış , yaşamın gerçek sorularına cevap vermekten uzak bir disiplin olduğunu ancak zamanı geldiğinde öğrenebilecektim...
Hayatın anlamı hakkında hiç bir şey öğrenemeden altı sene okuduğum “yüksek okuldan” sonunda mezun oldum ve akabinde “iç hastalıkları” dalında “daha da bir” uzmanlık eğitimine başladım..Çalıştım,çabaladım.. .Dahiliye ihtisasımın ilk yıllarında kendimi tam bir aptal gibi hissettiğimi gayet iyi hatırlıyorum...
Mistik meseleler bir yanda(o sıralarda yüzde yüz düşünce gücü diye etkileyici bir kitap okumuştum),iyice uyanmış olan cinselliğim bir yanda soluğumu kesmişti..Belki de ihtiyacım olan şey içinden bir türlü çıkamadığım sorunlarla boğuşmak değil,flörtle ve cinsel zevkle dolu bir dünyayı doyasıya yaşamaktı...
Bir süre sonra müzikle giderek fazla ilgilenmeye başladım ve evim yüzlerce cd ile bir sürü müzik aleti ile doldu...Müzik ,insanın dinlediği şeye veya çaldığı enstrümana tam anlamıyla konsantre olmasını sağlıyor ve keyifle geçirdiği saatler boyunca dertlerinden uzaklaştırıyordu.Müziğin bir meditasyon fırsatı sunduğunu anlamıştım.
Yine de bakıp kendime sormadan edemiyordum.Gerçekten ne yapıyordum,sadece zaman mı geçiriyordum?Yoksa bir gün geriye dönüp baktığımda iyi kötü tüm attığım adımların doğru olduğunu,atılması gerektiğini ve o sayede o günlere gelebildiğimi görüp kendimle gurur mu duyacaktım?Evet,belki de boşa vakit kaybetmiyordum...
Yukarıdaki satırlar varoluş bunaltısı içinde geçen bir gençlik dönemine dair.Ancak sıkıntının gerçek sebeblerini görmek o dönem için mümkün değildi .Böylesi bunaltılar gençlik dönemlerinden başlayarak tüm bir hayat boyunca son derece yaygın olarak görülebiliyor.İçinde bulunulan durumun farkına varmak, varoluş sorunlarının hücumu altındaki algı kapılarını açık tutabilmekle mümkün.Günümüzde bu tür sorunlara odaklı onlarca edebi ve felsefi metin,film,tiyatro ve değişik sanatsal disiplinlere ait eser üretiliyor.Eğer varoluş sorunlarına ait genel bir bilgi sahibi olunduysa, gerek yaşam içersindeki "kendilik deneyimlerine" odaklanarak gerekse varoluşçu sanat eserlerinin esinlendirmesine açık kalarak otantik bir "varoluş farkındalığı" geliştirmek zor olmayacaktır.Varoluşçu psikoterapi, kişisel çözümün yeterli olmadığı ve ruhsal bunaltının sağlıklı bir hayat sürdürülmesini engellediği durumlarda yardımcı olabilmenin profesyonel bir yoludur.
Size dört temel ve varoluşsal sorundan bahsedeceğim.
İnsan denen varlığın,dikkatini yönelttiğinde ayaklarının altında uzanan zeminin kayganlığını duyumsatan sorunlardan...
İzolasyon, Özgürlük, Ölüm ve Anlamsızlık
Bu sorunlar ilk bakışta gözünüze çok da önemli gelmiyorsa ,size tavsiyem sakin,sessiz bir odaya çekilmeniz ve bulunduğunuz ana odaklanmaya çalışmanız olacak. Geçmişi ,isteklerinizi öfkelerinizi ve duygusal karmaşalarınızı bir yana bırakın ...Gözlerinizi kapatın ve bedeniniz üzerinde odaklanın.
Yalnız başınasınız. Bu izolasyondur...Ne yaşam , ne dil ,ne arkadaşlık ve aile, ne de herhangi başka bir şey sizi "ötekilerden düştüğünüz ayrılık halinden" kurtaramaz. Yapayalnızsınız!.. Yaşama, şu an sahip olduğunuzu düşündüğünüz şeylerden azade "çırılçıplak" geldiniz ve en sonunda öyle gideceksiniz. Bu gerçekle tıpkı diğerleri gibi başa çıkmaya çalışıyorsunuz.Arkadaş edinmeye,yalnızlığınızı bir kabuk gibi çepeçevre saracak sosyal ilişkilere girmeye çalışıyorsunuz ve bütün bunlar size bir süreliğine diğerleriyle birleşme,bütünleşme yanılsaması sunuyor
Sonra büyüdüğünüz evden bir gün ayrılıyorsunuz, kendinizi neredeyse sahibi sanacak kadar bütünleştiğiniz evinizden, iş yerinizden ayrılmak zorunda kalıyorsunuz, sevdiğiniz arkadaşlarınız uzaklara taşınıyor belki de küsüyor ve görüşmeyi kesiyorsunuz, yakınlarınız ölüyor, vb. Çevrenizdeki şeyler değişiyor ve değişim anlarında ne kadar yalnız olduğunuzu daha iyi anlıyorsunuz.Dünyadaki hiçbir şey hissedilen bu yalnızlık duygusunu tamamen gidermeye yetmiyor.
Özgürlüğe gelince...Özgürlük genelde olumlu algılanan bir kavram olmuş..Yıllarca insanlık özgürlüğün peşinde koşmuş.Özgürlüğün mutluluk getireceğine inanmış.
Ama özgürlük öyle bir şey ki dostlarım , içi sizi dışı beni yakıyor.Yaşam bize doğru bakıyor ve " hadi yap" diyor, "yap ve ol" .Ne yapacağımızı , ne olacağımızı hiç söylemeden.
Her seçiminiz, seçmediğimiz diğerlerini dışlıyor.Ve pişmanlıklar..Neden öyle yaptım,neden kararı öyle değil de böyle verdim? Olaylardan sorumluluğunuzu,bir ölçüde içinde bulunduğunuz şartlarla ilişkilendirmeye çalışsanız da,her zaman ve her koşulda yapacak bir şeyler olduğunu ,seçim şansının bulunduğunu bilen ve hatırlatan ,ızdırabınıza kayıtsız içsel bir gözlemciyle birlikte yaşamak zorundasınız.
Ölüm..
Ve odada sessizce kulaklarınıza ulaşan sesleri dinleyin...En derinlerden,en karanlık- ışık geçirmez katmanların ötelerinden Ölüm'ün uğultusunu duyabiliyor musunuz? Her şeyin boşunalığını,yaşamın sonunda bir hiçe bir yokluğa dönüşeceğini biliyoruz.Sonunda bütün güzel renklerin solacağının,bütün solukların kesileceğinin,yaşamsal diriliğin ,bedensel güzelliğin toprağa düşüp çürüyeceğinin farkındayız.
Ama bunu bilince içimizdeki gerilim kaybolup gitmiyor ki...
Ölüme meydan okuyor ve onu hayatın en eski oyunuyla yenmeye çalışıyoruz.Çoğalarak ve ardımızda bırakacağımız eserler ortaya koyarak.Bunu başarabilenlerimiz ölüme karşı küçük bir zafer kazandığını hissediyor belki. Ama ölüme karşı tam bir zafer nasıl ve ne zaman kazanılabilir ki? Sonsuza kadar yaşamayı başarmak için yapabileceğiniz ne var?
Ölüme karşı kullandığımız bir savunma mekanizması onu "unutmak". O yokmuş gibi yaşamak.. Onunla ilgili düşünce ve duyguları olabildiğince bilinçten uzak tutmaya çalışmak.Onunla olan randevuyu belirsiz,sanki hiç gelmeyecek bir tarihe kadar ertelemek
Bu mekanizmayı kullanan insanlardan şu sözleri duymaya alıştım. "Ben ölümden filan hiç korkmam doktor bey,zaten bir gün hepimiz ölmeyecek miyiz? " Bu tür inkar mekanizması ölümle yakın bir temasın gerçekleştiği ana kadar iyi işliyor.Ama bu temas bir kez gerçekleştiğinde ölüm korkusu bütün haşmetiyle karşımıza çıkıveriyor.
Sık karşılaştığım "panik ataklı" hastaların yakın geçmişlerini sorguladığımda, şikayetlerin başladığı tarihlerde ya bir yakının,bir tanıdığın öldüğünü ya da kalp krizi,felç gibi ağır bir hastalık geçirdiğini görüyorum .İşte bu travmatik olaylar ölüme karşı geliştirilen; onlara olabilir ama bana bir şey olmaz biçimindeki bilinçdışı "inkar" mekanizmasını ve ölüm fikrinin bilinçten iradi olarak uzak tutulmasını sağlayan "supresyon" mekanizmasını yerle bir ediyorVe en temel korku,ölüm korkusu en canlı,en renkli halleriyle karşımızda beliriveriyor.
Anlamsızlık
Ve son olarak Anlamsızlık kaygısından bahsedelim. Doğrusu bu kaygı günlük hayatımızda diğer kaygılara nazaran daha sık karşımıza çıkıyor.
Psikiyatri tanıları arasında geçen "Majör Depresyon" tablosunun kıdemli üyesi ve yaşam tahtına oturma talihi/talihsizliği gösteren her insanın başına takılan o "İsa'vari dikenli taç"
Ergenlik döneminde ebeveynin duyduğu an başından aşağı kaynar sular dökülmesine neden olan o korkutucu sözlerin esin kaynağı..
"Anne, neden yaşıyorum ki?" "Baba yaptıklarımın ne anlamı var?" "Neden nefes alıyorum,neden seviniyorum,neden üzülüyorum?" �Neden,neden,neden,neden... Hiçbir cevabı olmayan binlerce neden...
Savunma mekanizmaları burada da ebeveynin ağzından devreye giriyor tabii.."Sen değerlisin yavrum.Eşref-i mahlukatsın,bak seni Tanrı yarattı,sen ki dünyada onun varlığını temsil ediyorsun" Olmadı "Aaa,ne biçim sözler onlar..Sen bizim oğlumuzsun-kızımızsın.Bizim canımızsın, çok değerlisin sen bizim için.Bırak düşünme bunları şimdi..."
Veya "Sen tüm kainatla bir bütünsün aslında canım. Varlığın, kainat ne anlam ifade ediyorsa o anlamı ifade ediyor.Sen evrenin dönüp dolanıp kendine dönen,kendine bakan gözüsün,aklısın.Sen kainatın kendisini tanımasını sağlayan bilinçsin,o yüce tinsin"
"Sen Türk'sün-Almansın-Yunansın; Binlerce yıldır varlıklarını sürdüren Atalarının topraklarında ,tıpkı onların bir zamanlar yaşadıkları gibi yaşıyorsun.Kendinle gurur duymalısın"
"Sen dünyayı kurtaracak üzerinde çalıştığımız "büyük projenin" mimarlarından birisin ya da yılmaz bir savaşçısısın.Varlığın davaya hediye olsun!"
Varoluş temelli kaygılar hangi mekanizmalarla ruhsal rahatsızlıklara yol açar?
Yazdığım dört temel varoluş sorunu,ızdırabımızın alt yapısını oluşturuyor...
Üst yapısı ise saymakla bitmeyecek acı kaynağı tarafından çeşitlendirilmiş...
İzolasyon kaygısı temelli ruhsal sorunlar
İzolasyon duygusunun(tecrit) zemininde yattığı ruhsal,sosyal sorunlardan başlayalım..
İzolasyon duygusundan kaçıp topluma yaklaşıyorsunuz.Ailenizin ve toplumun onayını istiyorsunuz.Ama durun bakalım böylesi bir onaya layık mısınız?
Toplum sizi sınamaya başlıyor...Güçlü müsün yeterince bakalım? Yakışıklımısın?Güzel misin?Akıllı mısın? İşe yarıyormusun? Miskin misin?Cinselliğin güçlü mü?Eşini tatmin edebiliyor musun?Çocuk doğurup bakabilecek misin?Annen,baban kardeşlerin kadar iyi misin?
İnsan kendisini çevresiyle her dakika kıyaslıyor,değer biçiyor ve diğerlerine göre alt -üst şeklinde konumlandırıyor...Aşağılık duygusunun çekirdeği çocukluk çağından başlayarak atılıyor.Alfred Adler bu kavramı çok güzel işlemiş ve "aşağılık kompleksini" evrensel bir sorun olarak önümüze koymuştur..
Zayıf yanlarımızı kuvveli yanlarla telafi etmeye çalışıyoruz..Eğer adapte olmayı başarabilirsek ,iyi kötü hayat devam ediyor.Adapte olamaz isek , ızdırap verici değersizlik,suçluluk duyguları başlıyor...
Bu duyguları durdurmak ,kıyaslamalardan kaçmak için toplum dışına çekilmeler sık görülüyor.Bir içe kapanma hali - otistik bir tablo oluşmaya başlıyor...Bu kaçınma hali acıyı bir nebze azaltabiliyorsa da . yalnızlığın,izolasyonun ağır baskısı altında dayanılması zor bir bunaltı duygusu ortaya çıkıyor...
Özgürlük kaygısı temelli ruhsal sorunlar...
İnsan varoluşunu anlamlandırmak ,kendisi olmak için seçimler yapıyor.İzolasyon duygusuyla ne denli diğerlerine yakınlaşmak,onlar gibi olmak istiyorsa,özgürlük duygusu ile de diğerlerinden farklı olmak ,kendisi gibi olmak,özgün kimliğini bulmak istiyor.
Bu kimliği bulmak ise cesaret işi..Kendinizi özgürce ifade etmek, kişiliğiniz ve kimliğinizin altını kalın bir çizgiyle çizmek istiyorsunuz.
Tabi bu arada "toplumdan ayrı düşen yönlerinize karşı" yöneltilen kınamalara dayanabilmek zorundasınız...Hem diğer insanlarla ortaklaşa bazı değerlerie sahip çıkabilmeli , hem de onların içinde eriyip yok olmamalısınız. Varoluşunuzun verili hiçbir zemini yok.Bu zemini siz yaratmalısınız.