Psikanaliz Temel Kavramlar I (1-3)

Psikanaliz Temel Kavramlar II (4-7)


Psikanaliz Temel Kavramlar III (7-11)

 

...7.Primer ve sekonder narsizm
...8.Libidonun görünümleri:Sevgi ve nefret
...9.Ruhsal Yapı Kuramı

... .a.Ego ve Id
... .b.Kastrasyon anksiyetesi mi, ölüm korkusu mu?
.... c.Ödipus karmaşası ve süperegonun oluşumu
.10.Haz ilkesinin ötesinde:Ölüm ve yaşam içgüdüleri
......a.Ölüm içgüdüsü

......b.Yaşam içgüdüsü

.11.Anksiyete Kuramı    

-------------------------------------------------------------------------------

7."Primer narsizm" ve "sekonder narsizmin  özdeşleşme ile ilişkisi"

Başlangıçta ,libido bütünüyle id’de toplanmıştı.Bu durum “primer narsizm”i temsil etmektedir.İd,kendisinde toplanmış bu libidoyu kısmen dış dünyadaki nesne yüklerine göndermeye başlar. Ardından ego, bu nesne yüklerinin bir kısmını kendine çekerek ,nesneyi iç dünyada temsil etme yetisini ortaya koyar.Bu durum özdeşleşme mekanizmasını açıklayabilmektedir.Böylece ego,id’e dış dünyadaki nesneler yerine ,bu nesnelerin içselleştirilmiş hali olan kendisini sevebileceğini göstermiş olur. Ego’nun topladığı libidinal enerji yükü “sekonder narsizm”i temsil etmektedir.Ego bağladığı bu enerjiyi ,id’i tatmin edecek cinsel faaliyetlerde kullanabileceği gibi bir kısmıyla da kendisini korumak ve kendisi için faydalı gördüğü amaçlara harcamaya muktedirdir.Ego içerisindeki bu özdeşleşmelerin sayısı zamanla artacaktır..Ancak onlardan birisi, “süperego” olarak adlandırabileceğimiz ayrıcalıklı birisi ,ego’yu idare etme gibi özel bir işlev yüklenir ve ego dan (işlevsel anlamda) farklı  bir kompartımanda bulunur.

8.Libidonun görünümleri:Sevgi ve nefret

Freud sevgi ve nefret arasındaki zıtlıkta ölüm ve yaşam içgüdülerinin rolünü sorgular.Sesli biçimde düşünerek ,nefretin ve nefretin kaynağındaki sadizmin ölüm içgüdüsünün bir tezahürü sayılmasının gayet makul görülebileceğini itiraf eder.Ancak psikanalitik deneyimlerine dayanarak oluşturduğu psikoseksüel gelişim kuramında sadizm, erotik içgüdülerin bir tezahürü olarak görülmektedir.Cinsel organ önceliğinin ağız çevresinde bulunduğu oral dönemde nesneler üzerindeki hakimiyet kurma uğraşısı  nesneyi hırpalama edimiyle çakışır.Anal dönemde benzer bir sadistik “inatçı-tahripkar” dönem bunu izler.Genital döneme geçildikten sonra ise egodan güya uzaklaşmış görünen sadistik dürtüler libidonun nesnelere yaklaşımını etkileyen bir unsur olarak varlığını her zaman sürdürür.İşte Freud sevgi ve nefreti böyle izah eder.
Nefret,ölüm içgüdüsünden değil,libido ile yüklenmiş cinsel organ önceliğine sahip bölgelerin  (ağız,anüs ve fallus) nesnelere hakim olma uğraşısından, tarihsel olarak kaynaklanmıştır.Bu bakımdan libidonun nesnelere  yönelimi ,sadizmin etkisi altında hep ikirciklidir.Hem sevgi hem de nefret içerir.Bu karışımın oranı nispetinde hakim duygu sevgi veya nefret olarak görülebilir"
Mazoşizm ise Freud’a göre sadistik dürtülerin ego’ya geri dönmesi ile ilgilidir ve bu açıdan bakınca bir gerilemeden söz edilebilir.Ve mazoşizmin bu tanımı, sadizmin libidinal kökeni hakkında ileri sürülen ilkeyle uygunluk içersindedir.
Nefret içeren dürtülerin, ego içgüdülerinin insanı korumaya yönelik edimlerinden (kaçma ve savaşma gibi) farklılık gösteren, cinsel içerikli özel bir niteliğe sahip olduğu da belirtilmelidir.
Freud ,ölüm içgüdüsü gibi yıkıcı duygularla ve bu duyguları tanımlarken kullandığı terim olan “sadizm” ile cinsel içgüdülerin birbirlerinde tamamen ayrı olmadıklarını ,adeta iç içe geçtiklerini ifade etmiştir. Organizmanın tek bir hücresi adına konuşursak , ölüm içgüdüsü hücrenin kendisini yıkmaya yöneltirken , komşu hücreler, hücreleri birbirine bağlayan libidinal güç vasıtasıyla bu hücreyi de içlerine katarak onu korur ve ölüm içgüdüsüne karşı çıkarlar.
Kendisini yıkmaya yönelemeyen yıkıcı içgüdüye ne olur sorusuna gelince Freud’un cevabı hazırdır. Bu saldırganlık ,organizmanın kassal aygıtı vasıtasıyla dış dünyaya yöneltilir.İşte dış dünyaya yönelmiş yıkıcılığın sebebi budur.Libidonun(sevgi) ve ölüm içgüdüsünün (sadizm) birbirleriyle  olan ilişkisi zıt yönde bir hareket göstermez.Aksine bu güçler birlikte hareket eder ve durum gereği birisi öne çıkarken diğeri biraz geri çekildiğinde bir denge sağlanır hale gelir.
Yukarıdaki birlikte bulunuş hali Freud’un perseküsyon hezeyanının açıklamasında kendisini gösterir.Freud, şizofrenide görülen perseküsyon  hezeyanını,bir kişiye karşı duyulan eşcinsel sevgi duygusunun  yadsınmasıyla başladığını düşünür.Eşcinsel sevgi itkisi,bilinç yüzeyinde uygunsuzluğu nedeniyle ifade olunamayıp yadsındıktan sonra , sevgi duygusuna eşlik eden nefret duygusu(ki işte iki zıt gücün birlikte bulunuşunun örneğidir) aynı kişiye yönelmektedir.Bu sadistik duygu yansıtılmakta yöneldiği  kişi tarafından  bir zarar görüleceği  korkusu ortaya çıkıvermektedir. Freud,cinsellikten arındırılmış libidonun –ki artık  buna ego libidosu denebilir- gerçek dünyada yapıcı işlerde kullanılabilmek adına yüceltilebileceğini söyler.Hatta düşünce süreçlerimiz dahi bu türden egoya bağlanmış bir libidinal enerjiden beslenmektedir.

9.Ruhsal Yapı Kuramı (başa dön)

1923 yılına geldiğimizde Freud’un ünlü “ego ve id” makalesini yayınlandığını görüyoruz.

a.Ego ve İd

Zihinsel süreçlerin bütünlük içindeki yapısına genel olarak “ego” adı verilmiştir.Algı bilinçli alan ile ilişkiliyken, hemen altında bilinç öncesinde ego yapılanması başlar.Ego düşünsel süreçleri zamansal düzenle ilişkilendirir ve  gerçekliğe uygunluğu açısından  test eder. Ego, benliği devingenliğe,kassal etkinliklerle uyarıları boşaltmaya sevk etmektedir.Kassal devinim yoluyla boşalımı,uygun koşullar oluşmadığı takdirde  erteleyebilme yeteneğine de sahiptir. İd’in istekleri karşısında bir politikacı gibi davranır.İd’in bilinçdışı taleplerini bilinç öncesinde mantıksal düşünce süzgecinden geçirir.Aynı zamanda hiç uygun olmayan  düşünceleri bastırma görevini de yürütür.
Freud,ego’nun id’e karşı, ancak kendisini bir sevgi nesnesi olarak sunması ve libido ile dolması halinde Eros’un bir temsilcisi haline gelebileceğini söyler.O halde,  ego id tarafından dış dünyaya yöneltilen libidinal yatırımları kendisine çekmek üzere, dış nesnelerin içsel bir temsilcisini oluşturmalı, başka bir deyişle  özdeşleşmeler kurma yoluyla id’in sevgisini isteme talebinde  bulmalıdır.Ancak ego’nun bu durumda ,id’in ölüm içgüdülerinden kaynaklanan saldırılarına  maruz kaldığını görmekteyiz. 
Şüphesiz ,ego sözcüğü,Freud tarafından  benliğin işlevsel ve dinamik olan bir  yönünü tanımlamak için oluşturulmuştur.Yoksa bunun ötesinde zihin içerisinde sınırlarla ayrılmış maddi bir yapıdan söz edilmemektedir.Ego ile id birbiri içinde anatomik bakımdan ayrılması zor yapısal bir bütünlük arz ediyor olmalıdır.Ancak id ve ego’nun ayrıldığı bir alan vardır ki bu ego tarafından bastırılan ve id’de muhafaza edilen zihinsel içerikten ibarettir.Ego bu içeriğin id’de kalabilmesi adına enerji sarf eder.İd için içgüdüler neyse ego içinde algı odur.Ego algılara dayanarak ve gerçeklik ilkesini gözeterek çalışır oysa id haz ilkesine dayanarak ve içgüdüleri gerçekleştirme yönünde çalışır.Ego dünyanın gerçeklerine kulak vermek ve id’in içgüdüsel talepleri ile dış dünyanın sınırlamaları arasında  bir uzlaşma sağlamak görevini üstlenmiştir.
Ego,anksiyete duygusunun ortaya çıktığı işlevsel alandır.Bir yandan id kaynaklı anksiyeteler vardır ki, Freud bunları bir çeşit “yok olma-çözülme-dağılma” kaygıları olarak düşünmektedir.Diğer yandan süperego kaynaklı bir anksiyetede bulunur.Ödipal dönem esnasında karşılaşılan  “iğdiş edilme”  tehdidi sonuçta anne sevgisinden vazgeçilerek babayla özdeşime yani  süperegonun kurulumuna neden olur. dayanır.Vicdan korkusunun temelinde bu korku yatmaktadır.

b.Kastrasyon anksiyetesi mi, ölüm korkusu mu?(başa dön)

Freud “ölüm kaygısı”nın orijinal bir kaygı olduğunu düşünmez.Bu düşüncesini şu 
sözlerle ifade eder.
“Her korku önünde sonunda ölüm korkusudur şeklindeki şatafatlı deyişin pek de anlamı yoktur ve hiçbir biçimde  haklı olamaz.Tam tersine bana öyle görünüyor ki ölüm korkusunu bir nesne korkusundan(gerçekçi anksiyete)ve nevrotik libidinal ayırmak tamamen doğrudur.Bu ruh çözümlemesinde son derece zor bir sorun çıkarır,çünkü ölüm hiçbir bilinçdışı karşılığı bulunmayacak olan olumsuz içerikli soyut bir kavramdır..Ölüm korkusu düzeneği yalnızca Ego’nun narsistik libidinal yükünü büyük ölçüde tüketmesi olabilir-yani,tıpkı anksiyete duyduğu diğer durumlarda dış bir nesneden vazgeçtiği gibi kendinden vazgeçmesi.Ölüm korkusunun süperego ile ego arasında gerçekleşen bir şey olduğuna inanıyorum.”

Freud’un bu  sözlerle ölüm kaygısını bir süperego kaygısı olarak değerlendirmekte olduğu görülmektedir. Ölüm kaygısının  süperego kaynaklı bir kaygı olması demek,aynı zamanda  süperego kaygısının temelini oluşturan “iğdiş edilme” kaygısının bir türevi olduğu manasına gelir.Bilindiği gibi psikanaliz kendisini, doğumdan itibaren deneyimlenen dış dünya ile iç dünyanın libidinal-erotik enerji yükleri arasındaki etkileşimleri incelemeye adamıştır. Dünyaya gelen organizmanın hiç yaşamamış olduğu bir deneyimin (ölüm) bilinçdışı bir izinin  olması beklenemez.Bu mantıkla hareket eden Freud, ölüm kaygısını odipal kompleks içerisinde deneyimlenebilen “iğdiş edilme” kaygısının(yok olma-yok edilme şeklinde ) bir sembolü veya türevi olarak görür.Freud’un teorisi içerisinde tutarlı olma çabası yüzünden ölüm anksiyetesi fikrini bir kenara bırakması ve onu başka bir anksiyete türüne çevirmesi özellikle varoluşçu  psikoterapistlerce çok eleştirilmiştir. Freud “ölüm ve yaşam içgüdülerinden” söz etmemiş midir?Etmiştir etmesine ama neredeyse tüm teorik ve pratik çalışmalar “ölüm sözcüğü ağza alınmadan” gerçekleştirilmektedir.Freud’un,birbirine zıt güçler olarak ortaya koyduğu  “ölüm ve yaşam içgüdüleri” kuramı , belli ki bir üyesi olduğu Helmoltz’cu fizyoloji ekolünün çalışma prensibi olan –itme ve çekme gibi-zıt güçler prensibine dayanmak ihtiyacından gelmektedir. Psikanalitik uygulamada “Tanatos’a” maalesef yer yoktur.

c.Ödipus Karmaşası ve Süperego’nun oluşumu (başa dön)

Freud,entelektüel ve incelikli kimi ruhsal faaliyetlerin yanısıra vicdan ve özeleştiri gibi yüksek ruhsal faaliyetlerin de çoğu zaman bilinçöncesi ve dışında yürütüldüğünü iddia eder. “Narsisizm üzerine” makalesinde Freud’un ilk  kez bahsettiği “ego ülküsü” veya diğer adıyla “süperego” ,ego’nun bir bölümü olarak düşünülmüştür.Ancak süperego bilinçle ego’nun olduğundan daha az ilişkilidir,yani süperego daha çok bilinçdışı bir işlevselliğe sahiptir.
.Süperego’nun kurulumu ödipal dönemin sonunda oluşur.Erkek çocuk ilk nesne seçimini anneye,kız çocuk babaya yapar.Yapılan seçimin önünde engel olarak görünen  erkek çocuk için baba,kız çocuk için  anne üzerine düşmanca duygular geliştirilir.Çocuk bu duygularla başa çıkamaz ve sonunda odipus karmaşasının bir çözümü bağlanması gerekir.Odipus karmaşası, erkek çocuğun anneye yatırdığı ruhsal enerji yükünü azaltarak baba ile özdeşleşmesiyle,kız çocuğun ise babaya yönelttiği nesne yükünü azaltarak anne ile özdeşleşmesiyle son bulur.Bu özdeşleşmeler ilk süperego oluşumunun çekirdeğini oluşturur.
Ancak odipus karmaşasının içinde daha komplike bir yön vardır ve ancak bu yönün anlaşılmasından sonra odipal sorunların “tam bir değerlendirilmesine” ulaşılabilir. Freud’un  “eksiksiz(iki yönlü) odipus karmaşası” teorisinde, insan doğasının çift cinselliğinden gelen, birisi daha baskın, anne ve babaya yönelik iki yönlü tepki ve özdeşleşme olduğunu ileri sürülmektedir..
Bu perspektiften bakıldığında , erkek çocuğun erkeksi libidinal gücü “anneyi nesne seçip ,babaya karşı düşmanlık” geliştirmekte,çift cinselliğinden gelen dişil yönüne ait libidinal güç ile de  “babayı sevgi nesnesi seçip anneyle özdeşleşme geliştirmedir.” Eşcinsellik sorununun  psikanalitik teşhis ve tedavisi, bu varsayıma yaslanarak yapılmaktadır.
Kız çocuk içinde,erkek çocuk gibi  karmaşık bir durum geçerlidir.Aslında çift cinsellikten ileri gelen  nesne yatırımı her çocukta, bir cins için daha güçlü diğeri için daha zayıf olsa da her iki taraf için de gerçekleştiği için bütün  nesnelerle ilişkilerinin devamlılığı mümkün kılınmış olmaktadır. Mesela erkek çocuk,odipal kompleksin çözüm noktasında ; baba ile özdeşleşmekte ve egosu içine aldığı baba imgesinin gücü sayesinde,   id’den kaynaklanan anneye yönelik cinsel ilgiyi bastırmaktadır.Ancak daha zayıf dişil yönü ile yöneldiği babaya karşı olan ilgiyi de anne ile yaptığı kısmi özdeşleşme sayesinde reddetmektedir..Ödipal dönemde cinsel ilgiler ne denli yoğunsa bu ilgileri bastırmak için baba korkusunun ve diğer kültürel etmenlerin (eğitim,din) daha güçlü olarak egoya yerleşmesi gerekmekte ve süperego olarak adlandırılan bu bastırıcı oluşum o denli güçlü olmaktadır.Bu şekilde oluşan gereğinden güçlü , hatta egoya sadistik bir şekilde davranan bir vicdan “bilinçdışı suçluluk duygularının” olağan kaynağıdır.Sonuç olarak Freud,süperego’nun bir cins için  daha kuvvetli olarak gerçekleşen anne ve baba ile özdeşleşmelerin bir tortusu olarak,odipal dönemin sonunda  geliştiğini ileri sürmektedir.Oluşan bu yapı yani süperego,odipal arzuların gerçekleştirilmesi itkisine karşı organizmanın içinden kurulmuş bir engel vazifesi görmektedir. Freud,ruhçözümsel çalışmaların başından itibaren ,insan ruhunda ahlaki özellikte yüce bir özün görmezden gelindiğine yöneltilen eleştirilerin bu çalışmayla cevaplandığını düşünür.Ruhçözümsel çalışmalar, anne-baba ile ilişkilerin bir temsilcisi olarak gelişip serpilen “süperego” kavramına geçişle birlikte , insan ruhunun içindeki ahlaki özün kaynağını ve  karakterini kendince açıklamış olmaktadır.Vicdanın, yani psikanalitik literatürdeki adıyla süperego’nun,ileri sürdüğü talepler ve standartlar ile egonun “karşılık gelen uygulamaları” arasındaki farkı, suçluluk duyguları üreterek cezalandırabilme kabiliyeti ,süperego’yu insan davranışlarını yönlendirmede çok özel bir konuma yerleştirir.

10.Haz ilkesinin ötesinde:Ölüm ve yaşam içgüdüleri (başa dön)

Freud,1920 yılında yazdığı “haz ilkesinin ötesinde” isimli makalesinde;daha önce libido ile ego içgüdüleri arasında kurduğu dualistik karşıtlığı canlının temelinde  birbirine zıt yönlerde hareket eden  iki temel içgüdünün zeminine oturttu.Haz ilkesinden daha eski bir tarihe sahip olan yaşam ve ölüm içgüdülerini inceledi.

a.Ölüm İçgüdüsü

Freud’un bu konuda düşünmesine neden olan temel sorun travmatik nevrozlarda görülen  travmatik olayın hayallerde ve düşlerde tekrar tekrar  yaşanması durumunun yani “yinelenme zorlantısının” “haz ilkesi” nezdinde ki uyumsuzluğuydu.Biraz daha düşününce yinelenme zorlantısının  çocukların oyunlarında korkulan fantezilerin üzerine gidilmesi ve nevrotik bireyin yaşantısında belirtilerin yinelenmesi şeklinde kendisini gösterdiği görülüyordu.Psikanalizin etkinliği de bütünüyle hastanın terapiste  yaptığı aktarıma ve zamanla gelişen aktarım nevrozuna bağlıydı ki bu da aslında nevrozun yinelenmesinden başka bir şey değildi. Bu yinelenmelerin “hazza yönelik olmadığı” açıktı zira  üretebileceği tek şey “hazsızlık” deneyimi olabilirdi.

Freud, bu yinelenmelerin tutucu karakterini altını çizer.Yinelenme gibi tutucu bir eylemin  canlı için amacı ne olabilirdi? Freud ,ulaştığı bu görüşün ilginç ve değişik bir görüş olduğunu ifade eder.Zira canlıları zamanla değişim ve gelişime sevkeden doğal bir güce inanılırken şimdi bunun tam tersi bir durumdan söz edilmektedir.Söz konusu olan canlının tutucu doğasıdır.Canlı esasında bir kez var olduktan sonra bu varlığı değişmek ve geliştirmek değil varlığını bulunduğu halde muhafaza etmek, yaptıklarını sadece yinelemek ister.Ancak değişen koşullar yüzünden varlığı tehlikeye uğrarsa ,yeni şartlara adapte olmak durumunda kalabilir.
“Canlının yaşam akışına bu şekilde dayatılan her değişiklik tutucu organik içgüdüler tarafından kabul edilir ve daha sonraki yinelemeler için saklanır.”
Bu noktada Freud canlının tutucu eğilimlerinin izlerinin canlının cansız maddeden oluştuğu ilk evreye kadar sürülebileceğinden bahseder.Canlı madde ilk oluştuğu sırada kararsızdı ve cansız maddeye doğru dönme gerilimini içinde taşıyordu.
Freud tartışmasının sonunda,yineleme zorlanımını  haz ilkesinden tarihsel olarak önce gelen bir güdülenime bağlar. Daha önceden Nirvana ilkesi diye bahsettiği zihnin tüm uyaranlardan kurtulmak ve tüm gerilimleri dindirmek ihtiyacının haz ilkesinin üstünde bir ihtiyaç olduğunu ancak her iki ilkenin de nihai anlamda (gerilimi boşaltmaya yönelik olarak) birlikte hareket ettiklerini vurguladı. Canlı yaşamın başlangıcına inorganik madde sebep olmuştu.Bu noktadan sonra canlı organizmada “yaşama devam etmek  ve zorlayıcı dış şartlar altında inorganik maddeye geri dönmek” eğilimleri arasında bir gerilim oluştu. Yaşamdan önceki duruma dönüş eğiliminden kaynaklanan gerilimi temsil eden bu içgüdüye Freud  ölüm içgüdüsü adını vermişti.
“O halde öyle görünüyor ki bir içgüdü canlının rahatsız edici dış güçlerin baskısı altında terk etmeye zorlandığı canlı yaşamda kalıtım yoluyla var olan,işlerin daha önceki bir durumunu yeniden kurmaya yönelik bir itkidir;yani bir tür organik esnekliktir ya da başka bir biçimde ifade etmek istersek canlı yaşamda kalıtım yoluyla var olan süredurumun ifadesidir”

Yinelenme zorlantısı ---> Canlının tutucu karakteri ---> Tutucu karakterin canlının içinden çıktığı inorganik hayata kadar takip edilmesi (kalıtımsal ölüm güdüsü)

b.Yaşam İçgüdüsü (başa dön)

Freud,cinsel içgüdüleri nereye koyabileceğini araştırmaya devam eder.Tek hücreli çoğalarak büyüyen canlıların bir tür ölümsüzlüğe sahip olduğu söylenebilir belki.Çok hücreli canlılar ise bunu yaydıkları tohum hücreleri ile sağlamaktalar.Tohum hücrelerini karşı cinsin tohum hücreleri ile bir araya getirmeye çalışan içgüdü cinsel içgüdülerdir.Bu içgüdülerde tutucu karakterdedir bir bakıma..Zira bu hücreler canlının ilk halini yeniden yaratmaya yönelimlidir.Yine de bu içgüdülerle ölüm içgüdüsü arasında bir zıtlık olduğu ortadadır.Cinsel içgüdüyü, ölüm içgüdüsüne karşı savaşan “yaşam içgüdüsü” olarak görmek bu bağlamda tutarlıdır Freud’a göre..
Freud’un “Eros” adını verdiği yaşama içgüdüsünün bir fonksiyonu olan cinsel içgüdü,insan vücudunda akışkan ,serbest bir enerji halindedir.Freud bir sonraki makalesi “ego ve id”de fikrini değiştirene kadar bu enerjinin kaynağını ego olarak tasarımlamıştır.Libido adı da verdiği her hücrede bulunan bu enerji diğer hücreleri nesne olarak almakta ve ölüm içgüdüsüne karşı değişik işlev gören hücrelerini bir arada tutmaya yaramaktadır.Libido tıpkı kendi hücrelerine ve organlarına yöneldiği gibi psikoseksüel gelişim süreci esnasında giderek çevredeki nesnelere yayılmakta ve nesne yatırımlarına dönüşmektedir.

11.Anksiyete kuramının gelişimi…(başa dön)

Freud 1895 de yayımladığı anksiyete bozuklukları ile ilgili makalesinde savunduğu anksiyete oluşumu ile ilgili teorik görüşünden otuz yıl boyunca ayrılmamıştır.Bu erken dönemde yazdığı makalede ortaya konan ve geçen süre içerisinde pek bir değişiklik geçirmeyen bu görüş; tam olarak boşalımına imkan verilmeyen libidonun anksiyeteye doğrudan dönüşeceği şeklindeki bir düşünceyi yansıtır. “Ketvurmalar,belirtiler ve anksiyete” kitabı”  isimli 1926 da yayınladığı kitabında anksiyete kuramında önemli bir değişiklik görülür.Bu kitapta ilk kez “sinyal anksiyetesi” kavramı ortaya konmuştur.Ayrıca bir işlevin kesintiye uğramasına dair “ketvurmalar” incelenir.Belirti oluşumu ile ketvurmalar arasındaki ilişkiler araştırılır.
Ketvurma eylemi ,kişinin yapmaya alışkın olduğu belli bir işlevin,Freud’un tabiriyle “benlik işlevinin”  uygulamasının kesilmesi anlamına gelir. Böylesi işlevlerden ,cinsel işlev bozukluğunu,yeme bozukluğunu, hareket etme (yürüme vb.) bozukluğunu ve mesleki faaliyet gösterme/çalışma bozukluğunu seçerek, ketvurma mekanizmasının altında nasıl bir ruhsal çatışma yattığını araştırır.Her durumun kendine özgü bir açıklaması olabilir ancak  çok belirgin bir ketvurmanın ,örneğin “piyano çalmanın” kesilmesi gibi bir örnekte Freud,piyano çalma eylemiyle ilişkili organların, mesela parmakların (veya belki de kulakların) aşırı cinselleştirilmesinin rol oynadığını belirtir.Yürümede cinselleştirilen organ,toprak ananın üzerine basan ayaklar olabilir.Organın erotojenitesinin artması ile bunu takip eden işlevsel ketlenme arasında Freud’a göre çok yakın bir bağlantı vardır.

Anksiyetenin kaynağı ve ekonomisi

Freud bu makalesinde ,anksiyeteyi bastırılan içgüdüsel itkinin enerjisinin otomatik olarak dönüştüğü bir zihinsel fenomen olduğu şeklindeki görüşünden vazgeçerek, anksiyeteyi zihinsel yaşamda bir işlevi olan duygusal bir fenomen olarak gördüğünü ifade eder.
Anksiyetenin kaynağı “ego” yani “benlik” tir.Ego dış dünya ve süperego’nun kınamasıyla karşılanan içgüdüsel itkiye yaptığı enerji  yatırımını çeker ve bu enerjiyi anksiyete duygusuna dönüştürür.Anksiyetenin önemli bir işlevi vardır.Dış dünyada ortaya çıkan tehlikeler karşısında ,nasıl ego tehlike algısından uzaklaşmaya çalışır ise iç dünyada ortaya çıkan tehlikeden de uzaklaşmak ister.
Tehlike dıştan gelirken ortaya çıkan duygu korkudur.Korku duygusu organizmayı alarma geçirir ve tehlikeden uzaklaşmak üzere savunma kalkanlarını kullanmaya yönlendirir.
İç tehlike karşısında da korkuya benzeyen bir endişe duygusu oluşur.Ancak bir fark vardır.Bu fark korkunun nesnesi bilinçli algı alanına girmişken, anksiyetede id’den kaynaklanan  itki bilinçöncesi alana kadar gelmiş ancak bilinç alanına henüz kabul edilmemiştir.Ego’nun bilinç öncesindeki işleyen bölümü,  itkinin dış dünya ve süperego tarafından kabul edilmeyeceğini algıladığında yatırımını bu itkiden çeker.Artık bu yatırım anksiyete duygusu üretiminde kullanılacaktır.İtkinin kalktığı nokta doyuma ulaşmak yani haz duygusu elde etmek üzereydi.Halbuki ortaya çıkan duygu , ego’nun araya girmesiyle “hoşnutsuzluk” duygusuna dönüştü. Anksiyete adı verilen bu hoşnutsuzluk duygusu ,egonun elinde bulunan olanakları seferber ederek, itkinin kendini gerçekleştirmek üzere hareket edebileceği menzilden uzaklaştırılması için bir uyarı görevi görür.Böylece “sinyal anksiyetesi” kavramına ulaşmış oluyoruz.
Eski anksiyete görüşünden vazgeçerek bu yeni anksiyete görüşüne geçişi “fobiler” üzerine yaptığı incelemeler sonucunda olmuştu.”Küçük Hans” ve “Kurt Adam” isimli vakaların analizleri sonucunda,fobinin temelinde yatan “iğdiş edilme anksiyetesini” tespit ettikten sonra ,anksiyetenin ego’nun karşı karşıya kaldığı bir tehlike karşısında uyanan bir korku duygusuna benzediğini gördü.Aşağıdaki ifadeleri anksiyetenin kaynağı konusunda değişen fikirlerini ortaya koyuyor.
“Anımsamak hoş olmasa da ,bir çok yerde,bastırmada içgüdüsel itkiye ait libido anksiyeteye dönüşürken içgüdüsel temsilcinin çarpıtıldığını,yer değiştirdiğini vb. iddia ettiğimi yadsımanın yararı yok.Ama şimdi doğrulayıcı kanıtları en iyi şekilde sağlayabilecek olan fobilerin araştırılması iddiamı desteklemekte yetersiz kalmakta;tersine onu açıkça çürütüyor gibi görünmektedir.Hayvan fobilerinde hissedilen anksiyete iğdişlik korkusudur;agorofobide hissedilen anksiyetenin ise benliğin cinsel ayartılma korkusu-sonuçta kökeninde iğdişlik korkusuyla bağlantılı olması gereken bir korku.-olduğu görünmektedir.Şimdilik görülebildiği kadarıyla fobilerin çoğunluğu benliğin,libidonun istemleri konusunda hissettiği bu türden bir anksiyeteye dayanmaktadır.Birincil olan ve bastırmayı çalışır hale getiren şey,her zaman benliğin anksiyete tutumudur.Anksiyete hiçbir zaman bastırılmış libidodan çıkmaz.Daha önce,bastırmanın ortaya çıkışından sonra libidonun beklenmesi gereken dışavurumu yerine belli bir miktar anksiyetenin göründüğünü söylemekle yetinseydim,bu gün geri çekilmem gereken bir yer olmazdı.”
Freud, anksiyete duygusu uyandığında, ego’nun itkiyi bilinçdışına yönlendirmeye yani bastırmaya çalışacağını söylüyor.Bastırma başarılı olursa itki ile ilgili dolaylı ya da dolaysız bir bulguya ulaşamayacağız.Bu konuda ne hastanın ne hekimin üzerinde konuşabileceği bir konu olmayacaktır.Oysa,bastırmanın tamamen başarılı olamadığı kimi durumlarda ise hastalık “belirti”si  ortaya çıkacaktır.Belirti, itkinin bastırılma işleminden kaçabilen bir kısmının, yerine geçen bulduğu, indirgendiği ve artık haz duygusuna ulaşma arzusunun kalmadığı  görünümüdür. İtkinin,yer değiştirmiş halde olsa bile dış dünyada eyleme dökülmesine olanak tanınmadığından, belirti sinirsel bir boşalım yolu bularak ve ancak organizmanın kendisi üzerinde ortaya çıkabilir.
Burada ilk bastırmanın nasıl ortaya çıktığı sorusuyla karşılaşıyoruz.Dış dünya algısının ego için açık olmadığı ve süperego’nun yeterince şekillenemediği çok erken bebeklik döneminde bastırma işlemi(primal bastırma) nasıl başlamıştı?Bu soruyu kendisine soran Freud ,bu başlangıcın ego’nun nicel olarak aşırı ,baş edemeyeceği şiddetteki uyaranlara maruz kalması sonucu gerçekleşmiş olabileceği yanıtını veriyor.Daha sonraki bastırmalar da bu ilk (primal) bastırma çekirdeği etrafında şekillenmiş olmalı.